» Peygamber Efendimizin (SAV) Hayatı
Peygamber Efendimizin (SAV) Hayatı

Peygamberimi-Ogreniyorum.pdf [1,13 Mb] (Sayaç: 22)


ALLAH RASULÜ'NÜN AİLESİ VE YAŞANAN SORUNLARIN ÇÖZÜMÜNE DAİR

İşten çıktıktan sonra markete uğrayıp alış veriş yapan bir kişinin, otomobiliyle eve giderken, çocuğunu henüz bakıcısından almadığını hatırladığında aniden bir u dönüşü yaparak şerit değiştirişi, az sonra sıkışan trafikte klakson seslerine karışan homurdanmalar, şehirlerde yaşayan insanların nefes nefese bir yerlere yetişmeye çalışmaları, otobüs kuyrukları ve diğerleri... Bunlar zamana boyun eğmeyen ve âdeta ona kafa tutan modern insanın asla bitmeyeceğini sandığı koşuşturmasından sadece bir kesittir. “Yayalara yeşil ışık yandığında yaya geçitlerinin her iki yanındakilerin, ilerleyişlerine bir engel olarak gördükleri karşıdan gelenlerin yanlarından geçip gitmeleri kadar, birbirlerine teğet geçen hayatları sembolize eden başka bir şey var mıdır?” bilmiyorum.

Günümüzdeki hayat bundan ibaret değil elbet... Sonra bu koşuşturmaya bir reddiye yazmak haddimize de değil... Bu, tarihsel dönüşümün getirdiği bir sonuç ve bu hareketliliğin içindeki hiç kimse bu tercihi kendisi yapmadı. Fakat şurası da bir gerçek ki geçmişe göre sorunlar çok hızlı yaşanıyor. En ufak bir hatanın bedeli kısa bir zaman sonra insanın karşısına çıkıveriyor. Her şey çarçabuk olup bitiyor. Devir hız devri... Sükûnetin ve dinginliğin kaybolması, insanların hiç kafa dinlemedikleri anlamına da gelmiyor tabi. Bu, eşleri, çocukları ve ebeveynleri, birbirlerini sadece sabahları ve akşamları görmeye zorlayan bir döngü de olsa, ailenin bir hafta sonu beraberce hayvanat bahçesine yaptıkları kaçamak, ayrı kalışları mutlu bir beraberliğe dönüştürmeye yetiyor. Ailenin küçük kızının sağa sola koşarken düşmesi ve dizlerini yaralaması bile bunun tadını bozmuyor. Sonunda bir yara bandının, şefkatli iki çift el tarafından hafifçe kanayan yere yapıştırılmasıyla sorun tatlıya bağlanıyor. Keşke bütün sorunlarımızı da böyle, üzerlerine kocaman bir plaster yapıştırıp çözebilseydik.

Aslında bu kısa yazı, Allah Rasulü’nün kendi ailesinde yaşadığı sorunları nasıl çözdüğüne ayrıldı. Rivayetler bunu tasvir etmemize fazlasıyla imkân tanısa da günümüzde yaşadığımız problemlerin çeşitlilik kazandığı ve her an bir yerlerden hayatın patlak vereceği hissine kapıldığımız bir zamanda bunu anlatmak biraz zor. Günümüzde ailelerin yaşadığı buhranlar dayanılmaz bir hâl alabiliyor, kimi zaman durum ekonomik baskılarla daha da derinleşebiliyor. Gün olmuyor ki, gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde parçalanan bir ailenin dramını, annesini, babasını öldüren bir evladı veya çocuğuna kıyan bir ebeveyni okumayalım. Kısaca, farkında olmasak da prozak bağımlısı olmaya yetecek kadar diken üstünde hayatlar yaşıyoruz.

Bu noktada “Asrısaadette ya da bizzat Peygamber’in hayatında birtakım aile anlaşmazlıkları, huzursuzluklar, geçimsizlikler veya daha ötesinde depresyonlar ve hatta travmalar olmuş muydu acaba?” diye sormaktan kendimizi alamıyoruz. Olduysa nasıl çözümlemişlerdi? Ailesinin işlerini üstlenmesiyle tanınan Hz. Peygamber’in (Buhârî, Edeb, 40) elbisesinin söküğünü diktiği, ayakkabılarını tamir ettiği, koyun sağdığı ve ev işlerinde ailesine yardım ettiği biliniyor. (Buhârî, Ezân, 44) Allah Rasulü sevgi dolu ve merhamet sahibiydi. Onun bu engin hoşgörüsü ve merhametine rağmen peygamber ailesinde de gerilimler ve çeşitli sıkıntılar olmamış mıydı? Bizzat Hz. Aişe anlatıyor: “Allah Rasulü bir keresinde ona şöyle demişti: ‘Ben, senin benden memnun olduğunu ve bana kızdığını anlarım.’ Hz. Aişe şaşırmış, Peygambere bunu nasıl anladığını sormuştu. Allah Rasulü: ‘Benden memnun olduğunda, ‘Hayır, Muhammed’in Rabbi aşkına olmaz’ diyorsun, bana kızdığında ise ‘Hayır, İbrahim’in Rabbi aşkına olmaz' diyorsun.’ demiştir. Bu söz üzerine Hz. Aişe'nin ona verdiği cevap çok ince ve duyguludur: ‘Ey Allah Rasulü, fakat Allah biliyor, ben sadece senin isminden uzak kalabilirim.’" (Buhari, Nikâh, 109)

Allah Rasulü eşini üzmüyordu, üzmek istemiyordu. “Bir sabah vakti, Rasulullah ‘Yiyecek bir şey var mı?’ diye sormuş, Aişe validemiz ‘Hayır, hiçbir şeyimiz yok’ deyince bunun üzerine Efendimiz, ‘Öyleyse ben bugün oruç tutayım’ diyerek bunu sorun yapmamıştı. (Nesâî, Sıyâm, 67) Hz. Muhammed’in ailesi, Medine'ye geldikten onun vefatına kadar, üç gece arka arkaya buğday veya arpa ekmeğinden doya doya yememişti. (Buhari, Et'ıme, 23) Onların viza kartları, cheap puanları yoktu. Elde avuçta olmayınca yapacakları fazla bir şeyleri de... Şükrettiler, olanı paylaştılar, mutlu olmayı bildiler. Allah Rasulü’nün kızı Fatıma’nın durumu da Hz. Aişe’den farklı değildi. O evlendiği zaman çeyizinde sadece bir yaygı, içi hurma lifiyle doldurulmuş bir yastık, bir su kırbası, bir elek, bir havlu ve bir su bardağı vardı. (İbn Hanbel I,104) Fakat mutluluk ehlibeyte göre maddiyatın ötesinde bir şeydi.

Onların birbirlerine karşı davranışları son derece içten ve saygılıydı. Hz. Fatıma, Hz. Peygamber'in yanına girdiği zaman Efendimiz hemen ‘Fatıma geldi’ diye ayağa kalkar, onu elinden tutar, öper ve kendi yerine oturturdu. (Ebu Dâvud, Edeb, 143, 144) Sevgi dolu bir babanın evlada karşı ne güzel muamelesi! Böyle olmakla beraber Peygamberimiz Fatıma’nın her isteğini yerine getirmemiş, adaleti gözetmiştir. Mesela Hz. Fatıma diğer iki kişiyle Allah Rasulü’nün kapısına varıp, ev işlerinde kendilerine yardımcı olacak kişiler istediklerinde o ‘Bedir’in yetimleri sizden daha önceliklidir’ (Ebu Davud, Harac, Fey' ve 'İmare, 19, 20) diyerek bu isteği geri çevirmiştir. Hâlbuki Fatıma gerçekten ev işlerinde çok yoruluyordu. Fakat Allah Rasulü, ailesini kayırmıyor, adalete ve önceliğe göre hareket ediyordu. Bir ailede sevgi kadar adalet de önemliydi.

Allah Rasulü’nün ailesinin Allah’a olan tevekkülleri ve birbirlerine olan sevgileri yüksek seviyede olsa da manzara devamlı bir mutluluk tablosu değildir. Hatta bazen ailedeki sıkıntılar geçici ayrılıklara bile neden olmuştur. Allah Rasulü’nün aile birliği bakımından yaşadığı en sarsıntılı olaylar kuşkusuz Kur’an’da da bahsi geçen tahrim (Tahrîm, 1-4), tahyîr (i’lâ) (Ahzâb, 28-29) ve ifk (Nûr, 11-16) olaylarıdır. Bütün bu olaylar gerek Allah Rasulünü, gerekse de müminlerin annelerini ziyadesiyle üzmüştür. İfk olayı düpedüz bir iftiraydı. Hz. Aişe’ye atılan iftira onu hastalandırıp yataklara düşürecek kadar üzüntü vericiydi. (Buhari, Ehadisü'l-Enbiya, 19) Allah Rasulü bu dedikodu sırasında hiçbir şekilde fevri hareket etmemiştir. Nihayet ayetle de olayın iftiradan ibaret olduğu tescil edilmiştir.

Bir diğer sarsıcı olay tahrim olayıdır. İki değişik şekilde rivayet edilmekle beraber, özünde olayın, müminlerin annelerinin birbirlerini kıskanmış olmalarından kaynaklandığı anlaşılıyor. Aişe ve Hafsa validelerimizin Zeynep binti Cahş’a karşı kırıcı davrandıkları ve Allah Rasulü’nün kendilerine verdiği sırrı tutamadıkları görülüyor. Evin cumbasında bir köşeye çekilen Allah Rasulü bu olay karşısında yalnız kalmak istemişti. Fakat Allah Rasulü’nün kırgınlığı Medine’de sel gibi yayılarak, Hz. Ömer’e kadar ulaştı. Hafsa, Ömer’in kızıydı, sabah namazını kılar kılmaz, apar topar Allah Rasulü’ne gelen Hz. Ömer, Allah Rasulü’nü hasır üzerinde uzanmış bir halde bulmuştur. Hasır, Efendimizin yüzünde iz bırakmıştı. Mütevazı odada sadece duvarda asılı tabaklanmayı bekleyen birkaç deri göze çarpıyordu. Hz. Ömer “Ey Allah Rasulü! Dua et de Allah İran’ın, Bizans’ın zenginliğini bize de versin” deyince Allah Rasulü onlara verilen nimetin dünyalık olarak verildiğini söylemiştir. (İbn Kesîr, Tefsîr, IV, 389)

Tahyir olayına gelince; Ahzab savaşı sonrasında elde edilen ganimetler yoluyla zenginliğin Medine’ye aktığı bir zamanda Peygamber hanımlarının da bu zenginlikten istifade etme arzuları ortaya çıkmış, Allah Rasulü ümmetine örnek olmak düşüncesiyle mütevazı hayatına devam etmek isteyince ailede huzursuzluk baş göstermişti. Hatta bu yüzden Allah Rasulü’nün bir ay boyunca eşlerinden ayrı kaldığı rivayet edilmektedir. Bu olay neticesinde Ahzâb suresinin 28. ve 29. ayetleri nazil olmuştur. 28. ayette belirtildiği üzere Allah Rasulü “Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size mut’a vereyim ve sizi güzelce bırakayım” diyerek boşanma ve evli kalma konusunda onları serbest bırakmış, ilk defa bunu açtığı Hz. Aişe “Allah’ı, Rasulü’nü ve ahireti seçiyorum” diyerek duygularını dile getirmiştir. Her ne kadar bu olayda da ayet inmişse de, söz konusu ayet sorunun çözümünü yine seçenekler tanıyarak insanların kendi iradelerine bırakmıştır. Olayın aktörleri de sorunu aile birliğini koruma yönünde çözmüşlerdir.

Allah Rasulü’nün ailesinde bu büyük sarsıntıların yanı sıra nispeten daha küçük çaplı başka sıkıntılar da yaşanmıştır. Müminlerin annelerinden olan Hz. Safiye, kadınların kendisine “Yahudi kızı” diyerek takılmalarını Hz. Peygamber'e şikâyet etmiş, o ise “Sen Peygamber Musa’nın kızı durumundasın, Amcan konumundaki Harun (a.s.) da peygamberdi ve şu anda da bir peygamberin nikâhı altındasın. Hangi konuda sana karşı övünüyorlar?” diyerek ona moral vermiştir. (Tirmizi, Menâkıb, 63) Yine bir gün Aişe validemiz Hz. Safiye’yi kıskanmaktan kendini alamaz. Hz. Safiye’nin Peygamber Efendimize yapıp gönderdiği yemeğin dökülmesine sebep olur. Yere düşen kap kırılmıştır. Belli ki, kırılan sadece kap değildir. Safiye validemizin kalbi de kırılmıştır. Aişe validemizi bir pişmanlık kaplar. Ne yapmıştır? Allah Rasulü ona, kırık kabın yerine yeni bir kap, dökülen yemeğin yerine yemek getirmesini öğütler ve olay tatlıya bağlanır. (Nesâî, Işratü'n-Nisa', 4)

Kuşkusuz her ailede yaşanan kırgınlıklar Allah Rasulü’nün ailesindeki gibi tatlıya bağlanabilecek türden değildi. Sabit b. Kays karısını dövmüş ve kolunu kırmıştı. Karısı Cemile binti Abdullah’ın erkek kardeşi, Allah Rasulü’ne gelerek şikâyette bulundu. Allah Rasulü, Sabit’i çağırttı ve “ onu serbest bırak” buyurdu. (Nesâî, Talak, 53) Ailesine karşı kırıcı ve incitici olduğunu söyleyen Ebu Huzeyfe’ye ise Allah Rasulü, bunun için Allah'tan af dilemesini öğütlemiştir. (Dârimî, Rikak, 15)

Efendimiz, sorunlar ne derece ağır olursa olsun çözüm bulmakta gecikmezdi. Allah Rasulü, ardından derin bir hüzne boyanmış şehit Cafer’in evindeydi. “Bugünden sonra kardeşime ağlamak yok” diye söze başladı. Sonra “Getirin bana kardeşimin çocuklarını” dedi. Cafer’in oğlu Abdullah, kendisi anlatıyor “Bizi getirdiler, Allah Rasulü’nün karşısında diziliverdik. Sanki civcivler gibiydik” diye... (Nesai, Zînet, 57) Allah Rasulü, beklenmedik bir şey yaptı. Hayatın aktığına bir alamet olsun, üzüntü ve kahırdan saçları darmadağın olmuş bu yetimlerin yüzleri açılsın, ışıl ışıl parlasınlar diye berber çağırdı. O an bir berberin çocukların saçını kesmesi en son düşünülecek bir şeydi sanki... Allah Rasulü, çocukların saçlarını kestiriyordu, yarın bayrammış gibi... Ve tıpkı kefen misali ihramlara bürünmüş hacıların, dünyadaki ölüm provasının ardından saçlarını kestirip yeniden hayata dönmeleri gibi matem ihramından çekip alıyordu Ca’fer’in ailesini...

Gelin anlatımımızı Hz. Aişe’nin Allah Rasulü’ne anlattığı bir hikâyeyle bitirelim: “On bir kadın oturmuşlar kocalarını anlatmaya başlamışlar, kimisi saymadık pintiliğini, kimisi bahsetmedik tembelliğini bırakmamış kocasının... Sıra Ümmü Zer’e gelmiş... “Benim kocamın adı Ebû Zer'dir” demiş. Siz, Ebû Zer'in kim olduğunu bilir misiniz? O, kulağımı mücevherlerle donattı, kollarım onun ikramıyla dolgunlaştı ve gönlüm onunla huzur buldu; o neşem, sevincim oldu. Hâlbuki Ebû Zer' ile evlendiğimizde fakirdik... Ebû Zer'in yanında ne konuşursam konuşayım, beni asla azarlayıp kırmaz... İşte benim kocam, öyle iyidir...” Ve Ümmü Zer aile olmanın akraba ile bir değer ifade ettiğini biliyordu. Kocasını sevdiği için onun her şeyini seviyordu. O gün uzun uzun Ebû Zer’in annesinden, oğlundan, kızından, hizmetçisinden bahsetti. Gözleri parlıyordu Ümmü Zer’in...

Sonra sözüne “Günlerden bir gün...” diye devam etti. Çevrede yayıkların dövüldüğü zamandı. Kocam Ebû Zer' evden çıkmıştı. Yolda giderken, gözü bir kadına ilişmiş, gönlü kaymış... Beni boşayarak o kadınla evlendi. Ben de bir müddet sonra, hâli vakti yerinde başka biriyle evlendim işte... Kocamın bana karşı eli çok açık, fakat bana verdiklerinin hepsini bir araya toplasam, yine de Ebû Zer'in bana verdiği en küçük bir kap kadar gözümde değeri yoktur..." Hz. Aişe, bu hikâyeyle Allah Rasulü’ne olan sevgisini anlatıyordu aslında. Hikâyeyi dinleyen Allah Rasulü ise, Aişe’ye şöyle dedi: “Yâ Aişe! Ümmü Zer'e karşı kocası Ebû Zer' nasılsa, ben sana karşı hep öyle olacağım.” (Tirmizi, Şemail, 110) Bu sözler aşkı tanımlıyor, berrak ve billur gibi tınısıyla... Ve aileyi anlatıyor, naif ve duygu dolu...

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Nisan 2009 sayısında yayınlanmıştır.

AİLE İLİŞKİLERİNDE HZ. PEYGAMBER'İN ÖRNEKLİĞİ

Kültürümüzde ‘Allah'ın emriyle ve peygamberin kavliyle' ilkesiyle temeli atılan aile yuvalarının sağlam temeller üzerinde huzurlu bir şekilde devam edebilmesi, ancak Allah ve peygamberinin bu konudaki emir ve isteklerini yerine getirmekle mümkün olacaktır. Bu konuda Yüce Allah'ın evrensel emirleri, Hz. Peygamber’in hayatında pratiğe dönüşmüş ve bizler için canlı modeller oluşturmuştur. Bu yüzden onu anlamak ve tanımak borcundayız. İşte bu yazımızda Hz. Peygamber’in aile hayatındaki örnekliğinden kesitler sunmaya, onun akrabalarıyla ilişkilerine kısaca değineceğiz.

a- Akrabalık İlişkilerinde Hz. Peygamber

Hz. Peygamber, yakınlarına ve ailesine düşkün bir kişi idi. Onun insanlık sevdalısı bir kişi olarak öncelikle akrabalarını uyarmakla işe başlaması ve aile bireylerini asla ihmal etmemesi bunun açık kanıtıdır. Çünkü o, “Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz, seni biz rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takva iledir.” (Taha 132) emrinin muhatabıydı.

Peygamberimiz davetine önce kendi ailesinden başlamış, eşi Hz. Hatice ve kızları başta olmak üzere aile fertleri ona ilk iman edenler arasında yer almıştır. O, akrabalarına son derece düşkündü, onların diğer problemleriyle ilgilendiği gibi, onların dinî yaşantılarıyla da çok yakından ilgileniyordu. Hiçbir zaman onlarla ilişkiyi kesmedi. Sılayırahim üzerinde her zaman ısrarla durdu. Amcası Ebu Talib başta olmak üzere yakınlarının Müslüman olması için ümidini yitirmeyerek sonuna kadar uğraştı.

b- Aile Hayatında Hz. Peygamber

Hz. Peygamber, doğmadan önce babasını ve çok küçük yaşta annesini kaybetmiş olmasına rağmen, anne babasını ve yetişmesine katkısı olan diğer yakınlarını hiçbir zaman unutmamış, onları hep hayırla yâd etmiştir. Yetimliği ve öksüzlüğü bütün versiyonlarıyla bizzat yaşayan Peygamberimiz, ana babanın ne kadar önemli varlıklar olduğunu çok iyi fark etmiş ve anne baba hakkına riayet konusunda ısrarla durmuştur.

Hz. Peygamber, eşlerine, çocuklarına, torunlarına ve onların yakınlarına karşı sergilediği tutumuyla en güzel örnektir. O, bu konudaki sorumluluklarını hakkıyla yerine getirmiş ve ümmetine de bu konuda çok önemli tavsiyelerde bulunmuştur. Aile bireylerine sorumluluklarını hatırlatırken o şöyle diyordu:

"Hepiniz yöneticisiniz ve hepiniz yönettiklerinizden sorumlusunuz. Kişi, ailesinin yöneticisidir ve onlardan sorumludur. Kadın, eşinin evinin yöneticisidir ve ondan sorumludur." (Buhârî, Cuma 11, Ahkam 1; Müslim, İmare 20; Ahmed, II, 54, 55, 111) "Elbette Yüce Allah, her yöneticiye yönettiğinden soracaktır. Onların haklarını koruyup korumadığından soracaktır. Kişiye de ailesinden soracaktır." (Nesâî, 'Işretü'n-Nisâ, Beyrut, 1989, s, 170) Bu anlamlı sözleriyle o, aile bireylerinin hepsine sorumluluklar yüklüyor ve mutlu bir aile yuvasının kurulmasında her bireyin rol ve sorumluluğuna dikkat çekiyordu.

Onun aile bireylerine karşı yükümlülüklerini yerine getirmesiyle ilgili birkaç kesit şöyledir:

1. Annesi ve Hz. Peygamber

Doğmadan önce babasını kaybeden Peygamberimiz, altı yaşlarında iken annesi Âmine’yi kaybetmiştir. O, sütannesinin yanında geçirdiği seneler çıkarıldığında bu sürenin birkaç senesini annesi ile birlikte geçirmiştir. Onun anne ve babaya verdiği değer, bu anne baba özlemi yanında, anne babanın insanın dünyaya gelişindeki yerini anlatması açısından önemlidir.

Hz. Peygamber, Medine'de dayılarını ziyaret ettikten sonra Mekke'ye dönerken Ebvâ denilen yerde annesi Âmine'yi kaybetti. Âmine otuz yaşında genç bir kadındı. Son anlarında başucunda duran altı yaşındaki oğluna bakıp şunları söylemişti: "Her canlı ölümlüdür. Her yeni eskir. Her yaşlanan yok olur. Ben de öleceğim, ama hep anılacağım. Çünkü temiz bir oğul doğurmuş, arkamdan hayırlı bir hatıra bırakmış bulunuyorum." (Köksal, age, II, 52-53; Aişe A. Bint Şâtî, Rasulüllahın Annesi ve Hanımları, (Çeviren: İsmail Kaya), Konya, 1987, I, 152) Peygamberimiz, Hudeybiyye umresine giderken Ebvâ köyüne uğramış, annesinin kabrini ziyaret etmiş, kabrini eliyle düzeltip ağlamıştı. Niçin ağladığını soranlara da şöyle cevap vermiştir: "Merhamet duygusu beni duygulandırdı da onun için ağladım." (Dimyâtî, es-Sîretü’n-Nebeviyye, Suriye, 1996, s, 37; Köksal, age, II, 55; Aişe A. Bint Şâtî, age, I, 158)

Yıllar sonra küçük yaşta kaybettiği annesinin kabrini ziyaretinde anne hasreti ile dopdolu, vefalı bir evlat ve duygulu bir insan olduğunu görmekteyiz. O, anne baba hakkı konusunda uyarıcı pek çok söz söylemiştir.

2. Sütannesi ve Hz. Peygamber

Doğumunda kendisini ilk olarak emziren Ebû Leheb'in cariyesi Süveybe'yi hiç unutmadı, Mekke’de iken onu ziyaret eder ve ona ikramlarda bulunurdu. Hicret edince Medine’den ona giyecek gönderirdi. Mekke fethinde onun oğlunun durumunu sorup araştırdı, onun da annesinden önce vefat ettiğini öğrendi. (Dimyâtî, es-Sîretü’n-Nebeviyye, s, 33; Aişe A. Bint Şâtî, age, I, 161) Sütannesi Halime Hatun’u gördükçe, "Ümmü Eymen, ehl-i beytimin hatırası!” “Benim annem, annemden sonraki annem" der, kendisine içten sevgi ve saygı gösterir, omuz atkısını serip üzerine oturtur, bir dileği varsa hemen yerine getirirdi. Hz. Hatice ile evlendiğinde, Halime Mekke'ye gelmiş, Peygamberimiz onu ağırlayıp kırk koyun ve bir deve hediye etmişti. Onunla şakalaşır ve ona latife yapardı. Bir gün Ümmü Eymen, beni bir deveye bindirsene, deyince Peygamberimiz, “Seni, bir deve yavrusuna bindireyim” diyerek ona takılmıştı. (Dimyâtî, es-Sîretü’n-Nebeviyye, s, 36; Muhammed Mehdî- Mustafa Ebunnasr, Nisâ Havle’r-Rasul,Beyrut, 1995, s, 235-236; Köksal, age. II, 46-47, 167)

Mekke Fethinde sütannesi Halime Hanımın kız kardeşini görüp sütannesini sordu, vefat ettiğini öğrenince ağladı. Sütteyzesine izzet ikramda bulundu, ayrıca 200 dirhem (nisap miktarı) para verilmesini emretti. Kadıncağız ona şöyle dedi: "Sen küçükken de büyük iken de ne güzel kefil olunan, bakılansın!" (Köksal, age. II, 46-47)

3. Sütkızkardeşi ve Hz. Peygamber

H. 8. yılda yapılan Huneyn savaşında esir düşen sütkardeşi Hz. Şeyma'yı elbisesinin üzerine oturtmuş ve 'hoş geldin' buyurmuş, gözleri dolu dolu olmuş, ona sütanne ve sütbabasını sormuş, onların ölmüş olduklarını öğrenmiş, sonra Şeyma'ya şunları önermiştir: "İstersen sevgi ve saygıyla yanımda otur, istersen yararlanacağın mallar verip seni kavmine döndüreyim." Şeyma ikinci teklifi kabul etmiş ve Müslüman olarak kavmine dönmüştür. (Köksal, age. XV, 431-432) Onun bu davranışında 60 yıl kadar sonra bile devam eden vefakârlığını görüyoruz.

4. Eş Olarak Hz. Peygamber

Hz. Peygamber’in konu ile ilgili uyarı ve yönlendirmelerinden birkaçı şöyledir:

"Sizin en hayırlınız, ailesine karşı iyi davrananınızdır. Ben aileme karşı en iyi davrananızım. Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı iyi davrananlardır." "Müminlerin iman bakımından en mükemmeli ahlaki bakımdan en güzel olan ve ailesine şefkat ve mülayemetle davranandır." "Kadınlara karşı hep hayır tavsiye edin. Zira onlar sizin yanınızda birer emanettir." (Tirmizî, İman 6; Ahmed, VI, 47,99) "Eşlerinize yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, sakın onları dövmeyin ve onları incitecek çirkin sözler söylemeyin." (Tirmizî, Radâ' 11; İbn Mace, Nikah 4; Ahmed, V, 72-73; Nesâî, 'Işretü'n-Nisâ, s, 167) "Harcayacağın tüm harcamalardan dolayı, Allah'ın izniyle mükâfat alacaksın. Hatta eşinin ağzına verdiğin bir lokmanın bile karşılığını alacaksın." (Ebû Davûd, Nikah 40-41) "Sizden biri hem karısını köle gibi döver, hem de utanmadan sarılıp yatar." (Buhârî, İman 56; Müslim, Vasıyye, 5; Ebû Davûd, Vasayâ 2; Tirmizî, Vasayâ 1; Nesâî, Vasayâ 3) buyuran Hz. Peygamber, bu konuda en güzel örnekliği kendisi sunmuştur. O, Yüce Allah'ın "Eşlerinizle en güzel bir biçimde geçinin." (Ahmed, IV, 17; İbn Sa'd, et-Tabakâtü'l-Kübrâ, Beyrût,1957, VIII, 148) emrini en güzel bir biçimde uygulamıştır. O, eşleriyle en güzel bir şekilde geçinmiş, onlara her konuda yardımcı olmuş, ev işlerinde onlara ortak olmuş, onlara asla bir fiske vurmamıştır. Onları hayatlarında ve vefatlarında her zaman hayırla anmıştır. O, "Ey Aişe, bu gece bana, Rabbime ibadet için izin verir misin?" (Nisa, 19) diyerek nafile ibadet için eşlerinden izin isteyecek kadar ince bir ruha sahiptir.

İlk eşi Hz. Hatice hakkında şöyle buyurmuştur: "Hatice, dünyadaki kadınların en hayırlısıdır. Onun cennette altından evi vardır. Ben onun üstünlüğünü kesinlikle biliyorum. Bana onun sevgisi bahşedildi. Ben Hatice'nin sevdiklerini severim.' Bir koyun kestiğinde bir kısmını Hz. Hatice'nin yakınlarına gönderirdi. Hz. Aişe "Peygamber’in hanımlarından hiçbirini Hz. Hatice kadar kıskanmadım." (Elmalılı, age, II, 1256) diyerek, Peygamberimiz’in Hz. Hatice'ye olan vefasını dile getirmiştir.

Hz. Aişe hakkında, "Halkın en sevimlisi kadınlardan Aişe, erkeklerden Ebubekir'dir." (Balezûrî, Ensâbu'l-Eşrâf, s, Beyrut, 1996, II, 41; Aişe A. Bint Şâtî, age, II, 4-49) Buharî, Megazî 63, Fedailü's-Sahabe 5; Müslim, Fedâilü's-Sahabe 8) diyerek, Hz. Aişe'ye ve kayınpederine iltifat etmiştir. Eşlerine karşı son derece yumuşak huylu ve şakacı olan Peygamberimiz, Hz. Aişe ile yarış yapmıştır. (Bkz. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, Ankara, 1990, XVII, 215) Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre, Peygamberimiz ev işlerinde eşlerine yardım eder, et, kabak doğrar, evi süpürür ve çeşitli hizmetler görürdü. (Bkz. Gümüşhanevî, Râmuz’l-Ehâdîs, (Terc, Abdülaziz Bekkine), İst, 1982, II, 553/13) O, eşlerinin yanına güzel kokular sürünerek giderdi. (Bkz. aynı eser, II, 550/9) Peygamberimiz hanımlarıyla ilmî tartışmalar yapan, onlarla şakalaşan, onlarla yarışan, onlarla eğlenen, onların isteklerini imkânlar ölçüsünde karşılayan, kendisinden memnun kalmadıkları takdirde onları boşanma konusunda serbest bırakmasını bilen (Bkz. Ahzab 28-29) örnek bir koca idi.

Nadir oğullarıyla hicretin 7. yılında yapılan Hayber savaşında babası ve kocası öldürülerek esir düşen, daha sonra da Hz. Peygamberle evlenen Hz. Safiye, "Babamın ve kocamın öldürülmesine neden olduğu halde Allah'ın Rasulü beni hoşnut etti" diyerek, Hz. Peygamber’in güzelliklerini özetler. Nitekim Peygamberimiz iki dizini birleştirerek durur ve eşi Hz. Safiye onun dizlerine basarak devesine binerdi. Onu 'Yahudi kızı' diye hakir gören kumalarına karşı, Hz. Peygamber şunları söylemesini tavsiye etmişti: "Benim kocam Muhammed, babam Harun, amcam ise Musa'dır." (Aişe A. Bint Şâtî, age, II, 181)

Hudeybiyye anlaşmasında çaresiz kalan Hz. Peygamber, eşi Ümmü Seleme ile istişare etmiş ve onun teklifi doğrultusunda hareket etmiş ve problem böylece çözülmüştü. (Asım Köksal, age, XIII, 215; Aişe A. Bint Şâtî, age, II, 143) Bir hadislerinde o şöyle diyordu: “Kendilerini ilgilendiren konularda kadınlarla istişare ediniz.” (Münâvî Muhammed Abdurraûf, Feyzu’l-Kadîr, Beyrut, ty, I, 56)

Sevgili eşi Hz. Aişe’nin dayak konusunda kocası Hz. Peygamber’in durumunu şöyle özetlemiştir: “Peygamberimizi ne bir hizmetçiye ve ne de bir kadına vururken asla görmedim. O, mübarek eliyle hiç kimseye asla vurmamıştır.” (Nesâî, 'Işretü'n-Nisâ, s, 164) Kadının dövülmeye devam ettiği günümüz dünyasının bu konuda da onun örnekliğine muhakkak ihtiyacı vardır.

5. Çocukları ve Hz. Peygamber

Hz. Peygamber, genel olarak çocukları sever, onlara selam verir, onlarla ilgilenir, onlara değer verir, onlara dua eder, onları öper-koklar, onlarla şakalaşır ve onlarla oynaşırdı. Şu birkaç örnek onun tüm çocuklara olan ilgi ve sevgisini anlatmaya yeter mahiyettedir:

Oğlu İbrahim'in ölümüne ağlamış ve bunun sebebini şöyle açıklamıştır: "Bu bir merhamet göstergesidir. Gözümüz yaşarır, gönlümüz mahzun olur. Ama asla Rabbimizi razı etmeyecek söz söylemeyiz. Ey İbrahim, senin ayrılığın gerçekten bizleri mahzun etti." (Buharî, Cenâiz 44; Müslim, Fedâil 62; Ebû Davûd, Cenâiz, 28)

Torunları Hasan ve Hüseyin hakkında şöyle buyurmuştur: "Allahım ben o ikisini seviyorum, Sen de sev, onları seveni de sev." (Buharî, Libas 60; Müslim, Fedâilü's-Sahabe, 57-59; İbn Mace, Mukaddime 11; Tirmizî, Menakıb 30; Ahmed, II, 249) "Hasan ve Hüseyin'i seven beni sevmiş, onlara kin tutan bana kin tutmuş olur." (Ahmed, II, 288, 531) "Onlar benim dünyada öpüp kokladığım iki reyhanımdır." (Buharî, Fedailü's-Sahabe, 22, Edeb 18; Tirmizî, Menakıb, 30)

"Ey ehlibeyit! Allah sizden sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor" (Ahzab, 33) ayeti inince Peygamberimiz, Hz. Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'i elbisesiyle bürüyüp şöyle buyurmuştur: "Allahım, bunlar benim ehlibeytimdir. Bunlardan günah kirini gider ve bunları tertemiz yap." (Taberî, Tefsîr, XXII, 6-8; Ahmed, V, 292) Bunu gören eşi Hz. Ümmü Seleme, "Ben ve kızım ne olacağız” deyince Peygamberimiz, "Sen de kızın da ehlibeyittensiniz" (Aişe A. Bint Şâtî, age, II, 139) buyurarak, eşine ve üvey kızına iltifat etmiştir.

Torunu olan ve Hz. Osman-Rukayye çiftinden olma Abdullah'ı altı yaşında horoz gagalamıştı. Çocuk hastalanıp hicretin 4. yılında ölmüştü. Namazını Peygamberimiz kıldırmış, mezar taşını dikmiş ve sonra şöyle buyurmuştu: "Yüce Allah, kullarından merhametli ve yufka yürekli olanlara rahmet eder." (Köksal, age, XI, 133)

Çocuklarına ve torunlarına atalarının isimlerini (Abdullah, İbrahim, Fatıma) koymuş, onları en güzel şekilde yetiştirmiş, onlarla her zaman özel ilgilenmiş, onlara bol bol dua etmiştir. Hz. Fatıma gelin olduktan sonra altı ay kadar evine uğrayarak onları namaza kaldırmıştır. (Bkz. Taberî, Câmiu’l-Beyân, XXII, 6)

Hicretin 8. senesinde Mariye'den oğlu İbrahim dünyaya geldi. Ona atasının adını koydu.

Yıllarca onun hizmetinde bulunan Enes b. Malik, "Ben ev halkına Hz. Peygamberden daha şefkatli olan birini görmedim" der. (Müslim, Kitabü’l-Mesâcid 267; Köksal, age, XV, 565-568)

Namaz kılarken torunlarından biri sırtına çıkmış, bu yüzden namazı biraz uzatmıştı. (Nesâî, İftitah, 83) Bir defasında namazını kısa tutmuş ve sebebinin soranlara “Bir çocuk ağlaması duydum ve annesi üzülmesin diye namazı kısa tuttum.” (Nesâî, Kıble, 35) buyurmuştur.

O, her zaman çocukları kucağına almış öpüp okşamıştır. (Buharî, Edeb 22) On tane çocuğu olduğu halde hiç birisini alıp öpmediğini söyleyen bir adama, “Merhamet etmeyene merhamet edilmez. Allah kalbinden merhameti söküp almışsa ben ne yapabilirim!” (Buharî, Edeb, 22) "Çocuğu olan çocuklaşsın" (İbrahim Canan, Hz. Peygamberin Sünnetinde Terbiye, İstanbul, 1982, s, 251; Deylemî, Müsned, II, 136 b) Çocuklarla ilgilendiği gibi gençlerle de özellikle ilgilenmiş, onları ciddiye almış, onlara değer vermiştir.

Sonuç

Çok yönlü bir insan olan Hz. Peygamber, yaşadığı hayatıyla her konuda olduğu gibi, akrabalık ilişkilerinde de en güzel örnekleri sunmuştur. O, örnek yaşayışıyla Yüce Allah'ın Kur'an'da belirlediği ölçülerin pratiğini göstererek, onların nasıl uygulama sahasına konulacağını net bir biçimde ortaya koymuştur. Onun peygamber olmadan önceki hayatı da, sonraki hayatı da dün olduğu gibi, bugün de insanlığı aydınlatacak güzelliklerle doludur.

Akraba ilişkilerinde de en güzel, içten ve canlı örnekleri biz, Hz. Peygamber’in hayatında bulmaktayız. O diğer bütün insanlara olduğu gibi, kan bağı ve evlilik bağlarıyla oluşan akrabalarına da gereken ilgi, sevgi ve saygıyı her zaman göstermiştir. Onların maddi ve manevi yönleriyle ilgilenmiş, onlara yardım etmiş, onların doğru yola gelmeleri, iyi bir Müslüman olarak dünya ve ahiret saadetine erebilmeleri için elinden gelen her şeyi yapmıştır. Hayatlarında olduğu gibi, ölümlerinden sonra da yakınlarını dua ve güzelliklerle anarak en güzel vefa örneğini sunmuştur.

O, vefalı bir eş, mütevazı ve sevecen bir baba, doğrularından asla taviz vermeyen kararlı bir şahsiyetti. O, yönlendirici söz ve davranışlarıyla örnek bir çocuk, örnek, vefalı ve duyarlı bir eş, hassas bir baba, narin bir dede ve örnek bir akraba olarak bizlere ışık tutmaya devam etmektedir.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Nisan 2009 sayısında yayınlanmıştır.

KUR'AN PEYGAMBERİMİZİ NASIL TANITIYOR?

Bize her alanda rehberlik eder ve yol gösterir. Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’i de bize tanıtmakta ve niteliklerini bildirmektedir. Yazımızda Kur’an’da geçen Peygamberimizin on niteliğini tahlil etmek istiyoruz:

1. Hz. Muhammed, Son Rasul ve Son Nebidir

Rasul, elçi; nebî ise, haber veren, haber getiren demektir. Terim olarak “rasul” ve “nebi” Allah’ın mesajlarını, emir ve yasaklarını, öğüt ve tavsiyelerini insanlara bildirmesi için görevlendirdiği kimseye denir. Rasul ve nebiyi biz Türkçe’de “Peygamber” (haber getiren) kelimesi ile ifade ediyoruz. Kur’an’da “mürsel” ve “nezir” (uyarıcı), “beşir” (müjdeleyici) ve “hâdî” (yol gösterici) kelimeleriyle de ifade edilen “elçiler”; vahye mazhar olan, kendilerine kitap, hüküm ve hikmet verilen kimselerdir. (bk. Hadîd, 25; Hac, 52; Âl-i İmran, 79, 81; Nisa, 63-165; Ahzab, 45; Hadîd, 25-26)

Her topluma bir peygamber gönderen Yüce Allah, son olarak Hz. Muhammed (s.a.s.)’i bütün insanlara peygamber göndermiştir. “Muhammed, Allah’ın rasulü ve nebilerin sonuncusudur.” (Ahzab, 40)

Ayette geçen ve Asım kıraatinde "te" harfi üstün okunan “hâtem” kelimesi diğer kıraatlerde “hâtim” şeklinde esre ile okunmuştur. “Hâtem”, fiil olup peygamberlerin peygamberliğini sona erdirdi veya mühürledi, “hâtim” ise isim olup peygamberliği sona erdiren veya mühürleyen demektir. “Mühür”, bir şeyin belgelendirilmesi ve tasdik edilmesi için sonuna basıldığından “sonu” ve “tasdik” anlamına gelir.

Ayet, hem Hz. Muhammed’in son peygamber olduğunu hem de bütün peygamberleri tasdik eden ve belgeleyen ilahî bir mühür mesabesinde olduğunu ve peygamberliğin sona erdiğini ifade eder.

Peygamberimiz, kendisini peygamberler zincirinin son halkası ve nebilerin sonuncusu olarak tanıtmıştır: “Ben (bir tuğlası eksik kalmış mükemmel bir binanın eksikliğini tamamlayan) bir tuğlası mesabesindeyim. Ben peygamberlerin sonuncusuyum.” (Müslim, Fezail, 22)

Hz. Muhammed'in peygamberliği ile insanlık din açısından ilerlemenin son noktasına erişmiş ve din kemale ermiştir. (Maide, 3) Artık Hz. Muhammed’den sonra başka bir rasul ve nebi gelmeyecektir. Dolayısıyla kim nebi, rasul, uyarıcı olduğunu iddia ederse yalan söylemiş, yalancı peygamberlik iddiasında bulunmuş olur.

2. Hz. Muhammed, Bütün İnsanların Peygamberidir

Yüce Allah, ilk insan Hz. Âdem’den itibaren her topluma bir peygamber göndermiştir. Bu husus ayetlerde açıkça ifade edilmektedir. Şu ayetleri zikredebiliriz: “Andolsun biz her topluma, ‘Allah'a kulluk edin, tağuttan kaçının’ diye bir elçi gönderdik.” (Nahl, 36) “Her toplum içinde mutlaka bir uyarıcı (peygamber) gelip geçmiştir.” (Fatır, 24) "Her toplumun bir yol göstericisi vardır." (Ra'd, 7)

Hz. Muhammed’den önceki peygamberler bir veya birkaç topluma elçi olarak gönderilmiştir. Hz. Muhammed (s.a.s.) ise miladî 610 tarihinden itibaren kıyamete kadar yeryüzüne gelecek bütün insanlara peygamber gönderilmiştir. Bu husus Kur’an’da açıkça ifade edilmektedir. Şu ayetleri örnek olarak verebiliriz:

“Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik, fakat insanların çoğu (bu gerçeği) bilmez.” (Sebe’, 28)

"Biz seni bütün insanlara elçi olarak gönderdik, şahit olarak Allah yeter." (Nisa, 79)

Bu ayetler, Hz. Muhammed’in peygamberliğinin evrenselliğini ifade etmektedir.

3. Hz. Muhammed, Müjdeci ve Uyarıcıdır

Kur’an’da birçok ayette Hz. Muhammed’in müjdeleyici (beşir ve mübeşşir) ve uyarıcı (nezir ve münzir) olarak gönderildiği bildirilmektedir:

“(Ey Peygamberim!) Biz seni gerçek ile birlikte müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.” (Fatır, 24)

“(Ey Peygamberim!) Sen ancak bir uyarıcısın.” (Fatır, 23)

“Beşir” ve eş anlamlısı olan mübeşşir” kelimesi; iman edip salih amel işleyenleri Allah’ın rızası, cennet ve nimetleriyle müjdeleyici; “nezir” ve eş anlamlısı olan “münzir” ise, inkâr edip isyan edenleri ilahî azap ve ceza ile uyarıcı demektir. Uyarıcı ve müjdeleyicilik bütün peygamberlerin ortak niteliğidir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), sadece içinde yaşadığı toplumu değil, bütün insanları Kur’an ile uyarmakla görevlendirilmiştir: “Bu Kur’an, bana vahyolundu ki, onunla sizi ve onun ulaştığı herkesi uyarayım.” (En’am, 19)

4. Hz. Muhammed, En Güzel Örnektir

Hz. Peygamberin örnekliği Kur’an’da “şahid” ve “üsve-i hasene” kelimeleri ile ifade edilmiştir. “Şâhid”, sözlükte tanık, bilen, muttali olan, hazır olan, delil ve örnek anlamlarına gelir. Kur’an’da bir hakkı, bir olayı ispatta bilgi ve görgüsüne müracaat edilen kişiye şâhid denildiği gibi (bk. Nisa, 135) inanç, söz, fiil, ahlak ve davranışlarıyla insanlara güzel örnek olan peygamber ve müminlere de şâhîd denilmiştir. (Meselâ bk. Ahzab, 45)

Hz. Muhammed (s.a.s.), söz, ibadet, ahlak, eylem, iş ve davranışlarıyla ümmetine örneklik ve önderlik etmiştir. Şu ayetler bu hususu açıkça ifade etmektedir: “Böylece sizler insanlara birer şahit / örnek olasınız ve peygamber de size bir şahit / örnek olsun diye sizi orta / âdil bir ümmet yaptık.” (Bakara, 143) “Allah sizi hem daha önce hem de bu Kur’an’da Müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit / örnek olsun siz de insanlara şahit / örnek olasınız.” (Hac, 78)

Ayetlerde geçen şâhid ve şüheda kelimeleri kıyamet günü Müslümanların, diğer Peygamberlerin hak dini toplumlarına tebliğ ettiklerine, Hz. Muhammed (s.a.s)’in ise Müslümanlara tanıklık edeceğine işaret ettiği (Beydavî, I, 214; Hazin, I, 214) gibi dünyada örnek olması anlamına da işaret eder. (Yazır, I, 524)

“Üsve-i hasene” uyulacak en güzel örnek demektir. Hz. Muhammed’in “en güzel örnek” olduğu Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir: “Andolsun, Allah’ın Rasulünde sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21)

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in önce genel olarak bütün müminlere, sonra özel olarak Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ile Allah’ı çok zikredenlere örnek olduğunun zikredilmesi, örnek alacakların niteliklerini bildirmeye yöneliktir. Hz. Peygamber iman, ibadet, ahlak ve her türlü söz ve davranışlarında müminlere örnektir.

5. Hz. Muhammed, Öğüt Vericidir

Kur’an’da Hz. Muhammed’in öğüt verici olduğu açıkça bildirilmektedir: “(Ey Peygamberim!) Sen öğüt ver. Sen ancak bir öğüt vericisin. Sen onların üzerinde bir zorba değilsin.” (Ğâşiye, 21-22) “Sen öğüt ver, çünkü öğüt müminlere fayda verir.” (Zariyat, 55), “Öğüt ver çünkü öğüt muhakkak fayda verir / öğüt fayda versin vermesin sen öğüt ver. Allah'tan korkan kimse öğüt alacaktır. En bedbaht olan (kâfir) kimse ise öğüt almaktan kaçınacaktır.” (A’lâ, 9-11)

6. Hz. Muhammed, Hak Davetçi ve Etrafını Aydınlatıcı Bir Kandildir

Peygamberlerin en başta gelen özellik ve görevlerinden biri insanları hakka davet etmektir. Bu görevi yapanlara davetçi anlamında “dâ’î” denir. Kur’an’da Peygamberimiz de bu nitelikle anılmıştır. “(Ey Peygamber!) Allah’ın izniyle seni kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.” (Ahzab, 46)

7. Hz. Muhammed, Yol Göstericidir

Peygamberlerin temel özelliklerinden biri insanlara doğru yolu göstermeleridir: “Her toplumun bir hâdisi / yol göstericisi vardır.” (Ra’d, 7)

Ayette geçen “hâdî” olma, diğer peygamberler gibi Peygamberimizin de bir niteliğidir. Peygamberimizin doğru yolu gösteren olduğu Kur’an’da açık seçik bildirilmektedir. Şu ayeti örnek olarak verebiliriz: “ (Ey Peygamberim!) Şüphesiz ki sen (insanları) doğru yola iletiyorsun.” (Şura, 52)

Peygamberin hidayeti, insanlara doğru yolu göstermekten ibarettir, gerçekte hidayet veren Allah’tır.

8. Hz. Muhammed, En Büyük Ahlaka Sahiptir

"(Ey Peygamberim!) Sen büyük bir ahlak üzeresin." (Kalem, 4) Hz. Ali, "Büyük ahlak, Kur’an edebidir" demiştir. (Kurtubî, XVIII, 227) Müfessir Taberî (ö. 310) de ayeti, "Bu, Kur’an edebidir. Allah, peygamberini Kur’an ile tedip etmiştir. Büyük ahlaktan maksat İslam dinidir" şeklinde yorumlamıştır. (Taberî, XIV, 29/18)

Yüce Allah'ın övgüsüne mazhar olan peygamberin ahlakı, Kur’an ahlakı idi. Saîd b. Hişâm, Hz. Âişe validemize Allah'ın elçisinin ahlakını sormuş o da, 'Sen Kur’an okumuyor musun' demiş. "Evet" demesi üzerine; “Rasulüllah’ın ahlakı Kur’an idi” demiş (Taberî, XIV, 29/18) ve "(Ey Peygamberim!) Sen büyük bir ahlak üzeresin" (Taberî, XIV, 29/19) ayetini okumuştur.

Peygamberimiz (s.a.s.), en güzel ahlaka sahip idi. (Buharî, Edeb, 112) Onun tebliğ ettiği hak din kemale erdiği gibi (Maide, 3) güzel ahlak da onunla kemale ermiştir. O şöyle buyurmuştur: “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” (Ahmed, III, 75; Malik, Huluk, 8)

Peygamberimiz (s.a.s.) ahlaka çok önem vermiş; “Allah’ım! Yaratılışımı güzel yaptığın gibi ahlakı mı da güzel yap.” (Ahmed, I, 403. VI, 68, 155), “Allah’ım! Beni amellerin en iyisine ve ahlakın en iyisine ilet. Amel ve ahlakın en iyisine ancak sen hidayet edebilirsin. Amellerin kötüsünden ve ahlakın kötüsünden beni koru. Amel ve ahlakın kötüsünden ancak sen koruyabilirsin.” (Nesaî, İftitah, 16, II, 129), “Allah’ım! Ayrılıktan, iki yüzlülükten ve ahlakın kötüsünden sana sığınırım” diye dua etmiştir. (Ebu Davûd, Salât, 367; bk. Nesaî, İstiâze, 21)

9. Hz. Muhammed, Çok Merhametli, Çok Şefkatli ve Ümmetine Çok Düşkündü

Hz. Muhammed bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Bu husus Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir: “(Ey Peygamberim!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiya, 107) "Andolsun size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatli ve çok merhametlidir." (Tevbe, 128)

Ayette geçen "harîs" kelimesi; bir şeyi çok arzu eden demektir. Peygamberimiz (s.a.s.), çevresindeki insanların mümin olmalarını, salih ameller işlemelerini ve Allah'ın rızasına ermelerini çok istiyordu. İman etmeyenlere çok üzülüyordu. Yüce Allah, Peygamberimizin ümmetine olan bu düşkünlüğünü, "nerede ise kendini helak edeceksin" şeklinde ifade etmektedir: "Mümin olmuyorlar diye âdeta kendini helak edeceksin." (Şuara, 3; bk. Kehf, 6)

“Raûf”; çok merhametli, çok şefkatli, çok merhametli, çok acıyan demektir. (Kurtubî, el-Esna, s. 73-75) Gerçekten Peygamberimiz, ümmetine çok müşfik idi. "Rahîm", çok merhametli demektir. Peygamberimiz (s.a.s.) insanların en merhametlisi idi. Bu merhameti herkese yönelik idi. “Ey Allah’ın Elçisi! Müşriklere beddua et” denildiğinde, “Ben lanetçi olarak gönderilmedim, rahmet olarak gönderildim” buyurmuştu. (Müslim, Birr, 87) Uhud savaşında yüzü yaralandığında bile kâfirlere; “Allah’ım! Kavmimi bağışla, çünkü onlar bilmiyorlar” diye dua etmişti. (İbn Hıbbân, Ed’ıye, No: 973)

10. Hz. Muhammed, Yumuşak Kalpli İdi

Peygamberimiz, alçak gönüllü, yumuşak kalpli idi. Bu sayede insanları etrafına topladı. Yüce Allah bu hususu ayette şöyle bildirmektedir:

“Allah'ın merhameti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah'tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.”

Sonuç olarak Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.); bütün insanlara elçi olarak gönderilmiştir ve o peygamberlerin sonuncusudur. Onunla nübüvvet sona ermiştir.

O, müjdeleyici, uyarıcı, hak davetçi, öğüt verici, yol gösterici, şefkat ve rahmet peygamberidir.

O, insanları hakka çağıran, dini tebliğ eden bir peygamberdi (Maide, 99; bk. Nahl, 82), zorlayıcı (Kaf, 45), zorba (Ğâşiye, 22) ve katı kalpli değildi. (Âl-i İmran, 159) Yumuşak davranışlı (Âl-i İmran, 159) ve öğüt verici idi. (Ğâşiye, 21)

İnsanlara Allah'ın ayetlerini anlatmış, onları şirk, küfür ve nifaktan temizlemiş, kitabı, hikmeti ve bilmediklerini öğretmiş (Cuma, 2; Bakara, 151), onları doğru yola iletmişti. (Şûra, 52)

İyiliği emretmiş, kötülüğü menetmişti. (A'raf, 157) Allah yolunda cihat etmiş (Nisa, 84), Kur’an hükümlerini açıklamış, dinî konularda hüküm vermiş (Nahl, 44), helâlı ve haramı bildirmişti. (Araf, 157; bk. Tevbe, 29)

Kur’an hükümlerini, emir ve yasaklarını hayatında uygulamıştı. O, özü, sözleri ve davranışlarıyla bütün insanlara en güzel örnekti. O, şiddet ve nefret değil, sevgi, şefkat ve merhamet peygamberi idi.

O, ümmetine karşı görevini en güzel biçimde yerine getirmişti. Ümmetinin de görevi, ona iman ve itaat etmek, onu sevmek ve sevdirmek, tebliğ ettiği dini yaşamak ve yaşatmaktır.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Nisan 2009 sayısında yayınlanmıştır.

RAHMET PEYGAMBERİ'NİN DÜNYASINDA ÇOCUK OLMAK

Yavrularımız, Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de, göz aydınlığı (Furkan, 74), dünya hayatımızın süsü ve ziyneti olarak nitelendirilmektedir. (Kehf, 46; Al-i İmran, 14) Hayatımıza anlam katan, âdeta ikinci bir yüreğimizi teşkil eden, ailede birlikteliğimizi daha da perçinleyen, çoğu defa huzur ve sevinç kaynağımız olan ve neslin devamında da önemli bir konuma sahip çocuklarımız bizler için gerçekten büyük ve anlamlı birer değerdirler. Onlar bizlere, yüreğimizin derinliklerine kadar anne-baba olgusunu tattıran, safiyet ve masumiyeti, sevgi ve sadakati, şefkat ve merhameti hatırlatan ilahi nimetlerdir. Acı ve kederi, sevinç ve huzuru onlarla daha da içselleştiririz. Şüphesiz evresine özgü bir psikoloji, algılama ve davranış biçimi sergileyen çocuklar, ellerimize yaratıcı/ilahi kudret tarafından emanet olarak verilen ve süreç içinde bizlerle şekillenen eserlerdir. Bizler, birey, aile, toplum dahası insanlık olarak bu yapılanmada âdeta ressam rolündeyiz. Karşımıza çıkacak tablo/eser, iyisi-kötüsü, olumlusu-olumsuzuyla bir anlamda bizi ifade edecektir. Hemen burada Yüce Kur’an’ın şu ayetini söylenenler bağlamında hatırla(t)mak yerinde olacaktır: “(Toprağı) iyi ve elverişli beldenin bitkisi, Rabbinin izniyle bol ve bereketli çıkar. (Toprağı) kötü ve elverişsiz olandan ise, faydasız bitkiden başkası çıkmaz. Şükredecek bir toplum için biz ayetleri işte böyle değişik biçimlerde açıklıyoruz.” (A’raf, 58) Ancak böylesi önemli bir misyona sahip çocuklara, tarihin hemen her döneminde gerek aile gerekse toplum bazında aynı perspektiften bakıldığını ifade etmemiz oldukça güç gibi gözükmektedir. Öyle ki, günümüzde dahi cennet kokulu, melek yüzlü masum yavrular karşısında, birey ve insanlık olarak iyi bir sınav verdiğimizi söylememiz vakıa ile örtüşmemektedir. Lokal düzeyde de kalsa, çağımızda aç-susuz bırakılan, anne kucağı yerine sokaklara terk edilen, sevgi ve şefkat mahrumu, kanlı savaşların mağduru, her dem gözü yaşlarla bîzar cennet gülü yavrularımızın sayısı hiç de az değildir. Sevgi ve şefkat ile beslenmesi, ninni ile büyümesi gereken tomurcuklar, şiddetle, vahşetle hayat bulamadan solmakta... İşte böyle bir ortamda, Rahmet peygamberinin dünyasında yer alan çocuklara yönelik sevgi, şefkat ve rahmet yüklü davranış biçimleri daha da bir anlam kazanmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de “büyük bir ahlak üzere” (Kalem, 4) olduğu bildirilen Sevgili Peygamberimiz, yine Kur’an’ın ifadesiyle “âlemlere rahmet olarak” (Enbiyâ, 107) gönderilmiş ve insanlığa, örnek alacakları nice hayatî prensipler getirmiştir. Söz konusu ilke ve mesajlar sadece Müslümanlar için değil bütün insanlığın kurtuluşuna vesile olacak, onlara hayat verecek niteliktedir. Zira Allah Rasulü, insanları hidayete ulaştırmak üzere gönderilmiş, rahmet ve merhamet kandili, kutlu bir elçidir. (Müslim, Birr, 87) “Andolsun ki Resûlullah’da sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı zikredenler için mükemmel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 21) ayeti, Hz. Peygamber’in hemen her konuda örnek bir model olduğunu açık bir şekilde dile getirmektedir. İşte rahmet elçisinin hayatına bakıldığında, onun dünyasında çocuk olmanın ayrı bir yeri olduğu görülür. Efendimizin çocuklarla ilgili sergilediği sevgi, şefkat ve değer verme eksenli tavır ve davranışlarının süslediği muhteşem tablolarda, sadece o günün insanı için değil çağımız anne-babaları ve insanı olarak da hepimize ışık tutabilecek nitelikte mesaj/materyaller mevcuttur. Çocukların diri diri kuma gömüldüğü (Tekvîr, 8-9) değer ya da değersizliğin cinsiyete endekslendiği, sevgi ve şefkat duygularının iyice köreldiği, insanlığın ahlaki erdemler zemininde yalpaladığı bir dönemde, Peygamberimiz’in gıpta ve hayretle karşılanan örnek davranışları gerçekten anlamlıdır. Öyle ki Allah’ın seçkin kulu (s.a.s.), “çocuklarla çocuklaşabilmiş”, onların duygularına eşlik edebilmiş, dünyalarına ortak olabilmiş, öz bir ifadeyle belki yoksunluk bir tarafa gönüllere hapsedilmiş olan sevgi ve merhamete ivme ve fonksiyonellik kazandırmıştır. Gönlünde ve ikliminde, hemen her canlının yer bulduğu rahmet elçisinden başkasının sadır olması da zaten düşünülemezdi.

Sevgili Peygamberimiz, her şeyden önce çocuğun bir nimet olarak kabul edilmesi, ona değer verilmesi, ondan sevgi ve şefkatin esirgenmemesi yönünde insanlığa güzel örnekler sunmuş yüce bir şahsiyettir. Yarının büyükleri ve dünya emanetinin teslim alıcıları konumundaki çocuklara karşı “rahmet prensibinin” gereklerini hem emretmiş hem de bizatihi uygulamalarıyla göstermiştir. Gerçek şu ki, çocuk fiziki olarak kendisini koruyabilecek bir yapı ve güçte değildir. Oysa Yüce Rabbimiz, her varlığa tehlikelere karşı kendisini savunması için bir mekanizma vermiştir. İnsana akıl, aslana pençe, mürekkep balığına mürekkep gibi... Oysa çocuk, bunlardan hiçbirisine sahip değildir. Onun tek bir silahı vardır. O da yine Allah’ın kendi rahmetinden kullarına verdiği “şefkat ve merhamet” duygusudur. Çocuk bunlara besin kadar, uyku kadar hatta daha da çok muhtaçtır. (Sakallı, Talat, Hadislerle İslam’da Hoşgörü ve Kolaylık, s. 18)

Öte yandan çocukların ruhi ve fiziki gelişiminde, şefkat ve merhametin büyük rolü olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bu nedenledir ki Peygamberimiz, “Küçüğümüze merhamet etmeyen ve büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.” (Tirmizî, Birr, 15) sözüyle, çocuklara merhametin gereğine vurgu yapmıştır. Çocuk, bu şefkatle olgunlaşır, kemale erer ve hayatın anlamını yüreğinde hisseder. Başka bir deyişle sevgi, şefkat ve merhamet, çocukların âdeta hayat suyudur. Yavrularımız böylesi unsurların işlevsel olduğu ortamlarda neşvü nema bulurlar. Günümüzde huzursuz, dağılmış ve geçimsiz ailelerin çocuklarındaki suç oranının yüksekliği, bu söylenenlerin en gerçekçi göstergesi değil midir?

Rasulüllah’ın kızı Fatıma dışında hadislere daha çok torunları Hasan ve Hüseyin’in konu olduğunu görmekteyiz. Onun gerek çocukları gerekse torunları ile olan ilişkilerinde nezaket ve nezahetin, sevgi ve saygının, samimiyet ve sadakatin dahası muhatabına değer verişin en güzel örneklerini görürüz.

Rasulüllah’ın yakın çevresindeki çocuklara ilgisi daha doğumdan itibaren başlar, doğan çocukların kulaklarına ezan okur, onlara isim takar, önceden kötü çağrışımlar yapan isim takılmışsa onları değiştirir, onlar için akika kurbanı keserdi. Nitekim torunu Hasan doğduğunda iki kulağına ezan okumuştu. İbrahim'in doğduğu gecenin ertesi günü ona isim takışını ise ashabına şöyle açıklamıştı: “Bu gece bir oğlum oldu. Ona atam İbrahim’in ismini koydum!” (Müslim, Fedail, 62; Ebû Dâvûd, Edeb, 106) Onun çocuklara karşı şefkat ve merhamet dolu davranışları, o günün insanları tarafından zaman zaman hayretle karşılanmış hatta yadırganmıştır. Nitekim bir gün torunlarından birini öperken Peygamberimizi gören Akra b. Hâbis hayret ederek “On çocuğum var hiçbirini öpmedim.” der. Peygamberimiz de Akra’ya dönerek “Merhamet etmeyene, merhamet edilmez.” (Buhârî, Edeb, 18; Tirmizî, Birr, 12) uyarısında bulunur. Yine bir başka rivayette bedevilerden birisinin “Çocuklarınızı öper misiniz?” diye Rasulüllah (s.a.s.)’a hayretle sorması ve ondan “evet” cevabı almaları üzerine adam “Biz vallahi öpmeyiz.” demesine karşılık Hz. Peygamber “Allah kalplerinizden merhameti çıkardı ise ben ne yapabilirim ki!” buyurması dikkat çekicidir. (Buharî, Edeb, 18; Müslim, Fedâil, 164; İbn Mâce, Edeb, 3) Şüphesiz bu ve benzeri örneklerle, o dönemin toplumunda yoğun bir şekilde karşılaşılsa da söz konusu örnekler o günün genel bir teamülünü yansıtmayabilir. Zira yaratılıştan insanın özünde var olan merhamet, şefkat, sevgi gibi olgular, insanlığın tarihiyle yaşıttır. Şu kadar var ki Allah Rasulü’nün dilinden bu ve benzeri olaylar bağlamında dökülen mesajların, çocuklara şefkat ve merhametle davranılmasında ayrı bir değeri ve etkisi olduğu da göz ardı edilemez. Diğer taraftan bir çocuğun öpülmesinin hadislere bu derece konu edilişi belki ayrıntı olarak telakki edilebilir. Ancak bir çocuğun değil şefkatle öpülmesi, saçının okşanması, elinin tutulması, hele hele muhatap kabul edilmesinin onun zihin ve gönül dünyasında ne tür değişim ve kazanımlara vesile olduğu izaha gerek duymayacak kadar açık olsa gerektir. Hele hele bu tür davranış ve tutumlardan yoksun bir aile ya da toplumda söz konusu davranış biçimlerinin değeri daha da bir anlam ifade edecektir. Belki de bu nedenledir ki, Sevgili Peygamberimiz evlatlarımızın bir öpücükle de olsa taltif edilmesini tavsiye etmiş, bunun büyük mükâfat vesilesi olacağını haber vermiştir. Kaldı ki, bugünün eğitimcileri de çocuklara karşı duyulan sevgiyi ifade etmenin en etkin yollarından biri onların kucaklanıp öpülmesi olduğunu belirtmektedirler.

Rasulüllah (s.a.s.), çocuklara selam verir, hatırlarını sorar, onlara latife yapar hatta zaman zaman onların oyunlarına katılarak sevinmelerine vesile olurdu. Onun hayatında bunun pek çok örneği bulunmaktadır. Nitekim bir gün torunu Hasan ve Hüseyin’i iki ellerinden tutmuştu. Çocuğun ayakları kendisinin ayakları üzerindeydi. ‘Çık, çık’ diyordu. Çocuk ayakları Hz. Peygamber’in göğsüne basıncaya kadar tırmandı. Sonra çocuğu öptü ve şöyle dedi: “Allah’ım bunu sev, çünkü ben onu seviyorum.” (Buhari, Edebü’l-Müfred, 249) Yine deve taklidi yaparak Hasan ve Hüseyin’i sırtına bindirip taşıması, namazda omuzuna bindiklerinde secdeye bile, o şekilde gitmeye çalışması ashabın çocuklarıyla da yakinen ilgilenmesi, sık sık onlarla hasbihal etmesi, onların dünyalarına inerek şakalaşması, problemlerine çözüm bulması onun çocuklara karşı sergilediği tutum konusunda bize fikir vermektedir.

Peygamber Efendimiz, çocukların kokularını cennet kokularına benzetir, sadece torunlarını öpüp koklamakla yetinmez diğer çocukları da sever, kucaklayıp öper ve onları bağrına basar, onlar için hayır duada bulunurdu. (Buhârî, Ashâbü’n-Nebî, 22) Hatta sahabeden bazıları erkek veya kız çocuklarını Rasulüllah’a dua etmesi için getirirler, Peygamber de onları kucağına oturtarak, saçlarını okşar ve onların hayrı için dua ederdi.

Peygamberimizin çocuklara yaptığı şaka ve latifelerle ilgili olarak da şu örnekleri verebiliriz. Bir defasında, Mahmud b. Rebî beş yaşlarında iken, Hz. Peygamber ağzına su doldurup, yüzüne püskürterek şakalaşmıştır. (Buhârî, İlim, 18; Müslim, Mesâcid, 265) Yine Enes b. Malik anlatıyor: Benim Ebu Umeyr adında küçük bir kardeşim vardı. Peygamber Efendimiz bizim eve gelerek onu gördüğünde, Ebu Umeyr’i üzgün görüyorum, sebebi nedir?` “Babam, Ey Allah’ın Rasulü, oynadığı nugayr kuşu öldü” dedi. (Nugayr, serçeye benzeyen kırmızı gagalı bir kuştur.) Bundan sonra Peygamber Efendimiz, Ebu Umeyr’i her gördüğünde “Ebu Umeyr ne oldu senin nugayr?” diye latife yaparak, ona takılırdı.” (Buhari, Edeb, 81, 112; Müslim, Edeb, 5)

Onun çocuklara olan şefkat ve merhameti, bazen dinin direği durumunda olan namazı bile kısa kesmesine sebep olmuştur ve “uzun kılmak niyetiyle namaza dururum, derken bir çocuk ağlaması işitir, annesine meşakkat vermemek için namazı kısa keserim.” (Buhârî, Ezan, 61, 163; Ebu Davud, Salat, 123; İbn Mace, İkame, 49) buyurdukları olmuştur. Konunun daha iyi anlaşılması açısından şu hadisi de burada nakledelim: Bir gün Peygamber (s.a.s.) Hz. Hasan veya Hüseyin sırtında olduğu halde camiye girer. Çocuğu sağına bırakıp namaza durur. Namazda secdeyi o kadar uzatır ki, arkadan biri dayanamaz başını kaldırır ve bakar. Bir de ne görsün! Resûlullah secdede çocuk sırtında öylece duruyor. Neticede namaz biter ve cemaat “Ey Allah elçisi, bu namazda secdeyi o kadar uzun yaptın ki, daha önce böylesini görmedik. Bu şekilde mi hareket etmemiz emredildi, yoksa vahiy mi iniyordu? diye sorarlar. Cevaben “Hayır bunların hiçbiri olmadı” der ve torunu sırtında olduğu için böyle davrandığını anlatır. (Hâkim, el-Müstedrek, III, 165-166) Bazen Hz. Peygamber secdeye gidince Hasan ve Hüseyin gelip sırtına binerlerdi. Hz. Peygamber secdeden kalkarken onları yumuşak bir şekilde alıp yere bırakırdı. Secdeye gidince onlar yine sırtına binerlerdi, bu durum, namaz bitene kadar böyle devam ederdi. Namaz bitince ise Hz. Peygamber onları, hiç kızmaksızın alıp dizlerine oturturdu. (Müsned, II, 513)

Sonuç
Çağımızda toplumlar büyük problemlerle karşı karşıyadır. Parçalanan ailelerin, şefkat, saygı ve sevgi ortamından mahrum eş ve yavruların sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Öyle ki, sevgi ve şefkat yüklü sözcüklere hasret kalan insanların sayısı hiç de az değildir. Bu problemlerin aşılmasında Allah’ın en güzel örnek olarak takdim ettiği kutlu elçinin hayatını süsleyen erdem, fazilet, sevgi, saygı, rahmet dolu değerlerin hayata geçirilmesi kaçınılmazdır. Çocuk da özelde aile genelde bir toplum hatta insanlık için önemli bir işlevi olan nimettir. Bu nimetin gereği gibi değerlendirilmesinde, onun yerini bulmasında, Hz. Peygamber’in mesajlarının, davranış biçimlerinin rolü ve katkısı olacaktır. Bir peygamberin çocukların dünyasına inmesi gerçekten büyük anlamlar ifade etmektedir. Sorunu/sorunları sebebiyle gülmeyi unutmuş, evlatlarımızın gülümsemesine katkı sağlamak güzel değil midir? Sosyal ve toplumsal problemlerin yükü altında ezilen, maddi sorunlar yüzünden eğitim ve öğretimine devam edemeyen yavrularımızın eli tutulmaya layık değil midir? Onların problemlerini sırtlamaya, şefkat, merhamet özlemlerine rahmet peygamberi misali cevap vermeye hazır mıyız?

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Nisan 2009 sayısında yayınlanmıştır.

Bağlantılar








BELNET