» » Yılbaşı Eğlenceleri

PAYLAŞ


facebook
Genel

Yılbaşı Eğlenceleri

Yazae: dogan Tarih: 31-12-2017, 09:42 Yorumlar: 0 Görüntülenme: 833

YILBAŞI EĞLENCELERİNİ SEYRETMEK KALBE ZARAR VERİR

Hazret-i Ebû Bekir Efendimiz’in şu ifadeleri ne güzeldir -olgun bir insanın, kâmil bir insanın hâlini gösterir- Ebû Bekir Efendimiz buyuruyor:

“Dört kimse Allâh’ın sâlih kullarındandır, dört kimse:

Tevbe eden kişiyi gördüğü zaman sevinen…”

Elhamdülillâh bir kardeşim tevbe ediyor, inşâallah kurtulur…

“Günahkârların affı için Rabbine yalvaran kişi.

Din kardeşine gıyâbında duâ eden kişi.

Kendisinden muhtaç kişiye yardım ve hizmette bulunan.”

Demek ki bir sâlih kimsenin bu dört tane vasfı olması lâzım diyor Ebû Bekir Efendimiz:

“Tevbe edeni gördüğü zaman sevinen.

Günahkâr için af dileyen.

Din kardeşine duâ eden.

Kendisinden muhtaç kişiye yardım eden.”

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- buyuruyor ki -takvâ üzerinde çok duruyor-:

“Takvâsı azalan kişinin hayâsı da azalır.” buyuruyor.

Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-:

“Bir mü’min gerçekten, 6 tane korku içindedir. Bunlardan biri, îmansız gitmek…”

Allah korusun. Bir garantisi yok. Cenâb-ı Hak, kimler îmansız gitti; Kârun’u bildiriyor. Daha evvel takvâ sahibi bir insandı. Bel’am bin Bâûrâ’yı bildiriyor. O da bir Allah dostuydu. Bir nefsine uydu, kaydı gitti…

Demek ki âyet-i kerîmede:

“Rabbimiz, bizleri hidâyete erdikten sonra kalplerimizi eğriltme!..” (Âl-i İmrân, 8)

Allah korusun! Onun için son nefese çok duâ etmek…

Bir kişi tavaf ediyordu. Tavaf ederken;

تَوَفَّنِى مُسْلِمًا وَاَلْحِقْنِى بِالصَّالِحِينَ

Yusuf -aleyhisselâm-’ın duâsı.

“…(Yâ Rabbi!) Benim müslüman olarak canımı al ve sâlihlere ilhâk eyle!” (Yûsuf, 101)

Diyorlar:

“–Başka bir duâ yok mu, niye yalnız bu duâyı okuyorsun Yusuf Sûresi’ndeki?”

Diyor:

“–Bir diyor arkadaşımın diyor, son nefesi iyi olmadı.” diyor.

İkincisi:

“Kıyâmet günü kendisini rüsvâ edecek şeylerin melekler tarafından yazılması.”

“Kitabını oku! Nefsin kâfîdir…” (el-İsrâ, 14) denilecek. Bütün hâlimiz ortaya çıkacak orada.

Yine:

يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا


“O gün
(yeryüzü) Rabbinin bildirmesiyle bütün haberlerini anlatır.” (ez-Zilzâl, 4-5) Ortaya çıkacak.

Üçüncüsü:

“Amellerinin şeytan -aleyhillâne- tarafından boşa çıkartılması.”

(İblis) dedi ki; «Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim. Onların hepsini mutlaka azdıracağım!” (el-Hicr, 39)

Günahları süslü göstereceğim…

Velhâsıl bu işte, nefs terbiyesi…

Dördüncüsü:

“Ölüm, Azrâil’le…”

Nerede Azrâil’le karşılaşacağız, kimse bilmiyor.

“…Gaflet içindeyken, ansızın yakalanma korkusu” da olabilir.

Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, buyruluyor.

Geçmiş devirlerden Vehb ibn-i Münebbih, bir hâdise naklediyor Gazâlî’nin İhyâ’sında:

Saltanat sahibi bir kişi, ava gidiyor böyle cins cins atları var, mükellef giysileri var, bir sükse, bir fiyaka, bir gurur-kibir içinde ava gidiyor. Yolda kendisine garip bir insan çıkıyor tam yolun ortasında. O garip insana:

“–Çekil diyor, çekil diyor. Yolumu kapatma diyor. Sen kim oluyorsun?” diyor.

O da diyor ki:

“–Pâdişâhım diyor, sana benim bir sözüm var.” diyor.

“–Sen ne söyleyeceksin diyor, çekil önümden!” diyor.

“–Senin için bu çok mühim.” diyor.

“–Söyle bakayım nedir?” diyor.

“–Yok diyor, kulağına söyleyeceğim diyor, eğil.” diyor.

Kulağına diyor ki:

“–Ben diyor, Azrâil’im diyor. Senin son nefesin geldi, onu haber vereyim.” diyor.

“–Aman yapma, etme diyor. Biraz müsaade…”

“–Yok diyor, bitti diyor. Sen hayatını nasıl harcamışsan öyle gideceksin.” diyor.

Sonra aynı o kişi yolda bir kişiye rastlıyor. O da sâlih bir kişi. Ona diyor ki:

“–Kardeşim diyor, nasılsın iyi misin?” diyor.

“–Elhamdülillah, çok şükür diyor Rabbime diyor. Şükür içindeyim.” diyor.

“–Bak diyor, sen diyor, Allâh’ın sâlih, güzel bir kulusun diyor. Amellerin, hep güzel amellerle dolu hayatın diyor. Ben diyor sana biraz erken geldim diyor. Sana biraz vakit ayırdım ki diyor, ben Azrâil’im diyor, sen diyor, ne istersen şu kısa zamanda yap.” diyor.

“–Aman, Allah râzı olsun. Ben o zaman abdest alayım, iki rekât namaz kılayım, ondan sonra canımı al.” diyor.

Efendimiz buyuruyor:

“Nasıl (yaşarsanız öyle) vefât edersiniz, öyle haşrolursunuz.” (Bkz. Müslim, Cennet, 83; Münâvî, V, 663)

Hakîkaten bu Azrâil’le nerede ve nasıl karşılaşacağım ben? Secdede mi, istiğfar hâlinde mi, yoksa televizyonun bir acayip bir internetin bir programına bakarken mi?..

“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, öyle haşrolursunuz.” buyruluyor.

Beşincisi…

Cenâb-ı Hak; “Sana yakîn gelene kadar (Rabbine) ibadet et!” (el-Hicr, 99) buyuruyor.

Beşincisi:

“Dünya ile mağrur olup âhiretten gâfil kalma korkusu.”

عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ

“Çalışmıştır, boşuna!” (el-Ğâşiye, 3)

İhtiras onu perişan etmiştir.

Altı:

“Çoluk-çocuğuyla fazla meşguliyete dalıp Allah Teâlâ’nın zikriyle yeterince meşgul olmama durumu.”

Dünyaya dalıp Cenâb-ı Hak’la meşgul olmaktan uzakta kalma.

Cenâb-ı Hak:

“Biliniz ki mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir. Büyük mükâfat Allah katındadır.” (el-Enfâl, 28)

Yine Hazret-i Osman -radıyallâhu anh- buyuruyor:

“Dört şey vardır ki bunun zâhiri fazîlet, bâtını da farzdır. Zâhiri fazîlet, bâtını farzdır.

Sâlihlerle oturup kalkmak fazîlet, onlara uymak farzdır…”

Cenâb-ı Hak;

كُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ (“…Sâdıklarla beraber olun.” [et-Tevbe, 119]) buyuruyor.


İkincisi:

“Kur’ân okumak fazîlet, onunla amel etmek farzdır.

Kabirleri ziyaret etmek fazîlet, kabre hazırlanmak farzdır.

Hastayı ziyaret etmek fazîlet, ondan ibret almak farzdır.”

Yine Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’tan, yine hikmetli söz:

“Amellerin en güç olanı dört haslettir:

Öfkeli anda affetmek…

“…Gayzlarını yutarlar…” (Âl-i İmrân, 134) buyuruyor Cenâb-ı Hak.

“…Öfkeli anda affetmek.

Muhtaçken cömert davranmak.

Üç: Kapalı ve tenha yerlerde nefsin şerrinden korunmak…”

Çünkü kapalı yerlerde nefsi dâimâ taviz verir.

“…Dört: Korktuğu veya bir menfaat umduğu kimse karşısında doğruyu söylemek.”

Kardeşler! Mühim bir durum: Sene başı yaklaşıyor. Cenâb-ı Hak:

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ

(“…Gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!” [el-Fâtiha, 7]) buyuruyor. Dalâlettekilere benzememek. Kimlere benzemek:

اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ (“…Nîmet verdiklerin…” [el-Fâtiha, 7]) Nebîler, sıddîklar, şehidler ve sâlihler. Onların duygularıyla

duygulanmak, اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ (“…Nîmet verdiklerin…” [el-Fâtiha, 7])

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ

(“…Gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!” [el-Fâtiha, 7]) Dalâlettekilere benzememek. Onun için onların hâllerinden uzak olmamız lâzım. İslâm karakter ve şahsiyetini taşımamız lâzım. Onu da neslimize miras bırakmamız lâzım yaşayarak. Bu çok mühim!

İbadette bile benzememek. -Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, 10 Muharrem’de oruç tutuyorlardı. Yahudiler, biz de tutuyoruz deyince, “o zaman bir ilâve edelim dedi. 9-10 yahut 10-11 tutalım.”

Yine oruçta, “iftar olduğu zaman orucunuzu açın” buyuruyor, iftar geldiği zaman. Geciktirmeyin buyuruyor. Çünkü yahudiler yıldız çıktığı zaman oruçlarını bozarlardı. İbâdette bile benzememek…

Yine onlarda sahur yoktur. “Siz sahura kalkın.” buyuruyor Efendimiz. Sahurda ağzınıza bir lokma bir şey koyun buyuruyor.

Yani bu sene başı eğlenceleri vs. bunlara bakmak, seyretmek, kalbe zarar verebilir kardeşler!.. Buna dikkat edelim…

Cenâb-ı Hak, Tebbet Yedâ Sûresi’ni indiriyor ki îman, lâyıkına muhabbet, müstehakkına nefret.

Onun için kardeşler, bizim ne güzel dînimiz var, ne güzel âdetlerimiz, örflerimiz var. Biz muhtaç değiliz ki, bizimki mükemmel, muhteşem; niye daha aşağıdakilere biz tenezzül edelim?..

Onun için burada bir hatırlatma kabilinden, -inşâallah- bu Fâtiha’yı okurken o;

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ

(“…Gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!” [el-Fâtiha, 7])’i -inşâallah- hatırlayalım ve onlara benzemeyelim.

Biz kendi şahsiyetimizi, kendi karakterimizi yaşayalım, evlâdımıza, neslimize de İslâm karakterini ve İslâm şahsiyetini miras bırakalım -inşâallah-…

-Osman Nûri TOPBAŞ-

 

ZAMANIN DEĞERİNİ BİLMEK ve YILBAŞI FACİASI

 

Allah Teâlâ, ayet-i kerimede asra yani zamana yemin ederek şöyle buyurmuştur:

 

"Asra (zamana) yemin olsun ki bütün insanlar hüsran ve ziyandadır; ancak iman edip sâlih amel işleyenler, birbirine hakkı ve (hak yolunda) sabrı tavsiye edenler müstesnadır." [1]

 

İmam Şâfiî (r.ah) bu sûre hakkında demiştir ki:

 

"Eğer insanlara bu sûreden başkası indirilmeseydi, (taşıdığı mâna ve mesajla) bu sûre onlara yeterdi" [2]

 

Bu sûrenin, Kur'an'ın bütün ilimlerini (özetle) içerdiği belirtilmiştir. Çünkü Kur'an'ın bütün ilimlerini bu sûrede özetlenen şu dört alanda toplamak mümkündür: İman, sâlih amel, iyiliği emir, kötülükten nehiy. [3]

 

Büyükler, vakit nakittir, derler. Yani vakit kâinatta en değerli sermayedir. Vakit insana nakit kazandırır; fakat dünya dolusu nakit verilse, geçen bir saniye geri getirilemez.

 

Bir insanın bütün ömrü inkâr üzere geçse, son saatinde iman ve tövbe etse ve o hal üzere ölse, bu kimse ebedî cenneti ve saadeti bulur. İman üzere geçen bu bir saat, ömrün en kıymetli anıdır. Dünyada hiçbir mal, insana bu bir saat içindeki saadeti kazandıramaz. Demek ki insanın bir saati bütün dünyadan kıymetlidir.

 

Cüneyd-i Bağdâdî (k.s) der ki:

 

"Vakit sermayeni iyi kullan. O bir kere ele geçer; kaçırdın mı bir daha ebediyen ele geçiremezsin. Kâinatta vakitten daha kıymetli bir servet yoktur."

 

Dünyada her an bir defa yaşanır, bir daha ele geçmez. Onun için Allah dostları her ânı son fırsat olarak görmüşler ve her nefesi son nefes gibi değerlendirmişlerdir.

 

Gerçekte insan hayatı iki nefes arasındaki süredir. Alınan bir nefes geri verilmese hayat biter. Tersi de böyledir. Bu nefesler sayılıdır ve son sayı insana gizlidir. Kimse şu kadar nefesim kaldı, şu kadar süre daha yaşayacağım diyemez.

 

Bu yüzden sufiler kendilerini ‘ibnu’l-vakt’, yani ‘zamanın çocuğu’ olarak tarif etmişlerdir.

 

Bazılarının iddia ettiği gibi bu öğretinin manası, sufinin her zaman ve mekâna kendini uydurması demek değildir. Bilakis burada kastedilen, her anı tam bir teyakkuz hali içerisinde yaşamak, her zaman ‘huzur’da olmaktır. Bir başka ifadeyle, ‘hazır’ olmak ile ‘huzur’ bulmak arasındaki yakın ilişki, ancak her anın hakkını verdiğimiz zaman tahakkuk edebilir. [4]

 

Menkıbe

 

İmam-ı Şafii (r.ah) hazretleri, bir ara Mekke’den kalkıp Medine’ye İmam-ı Malik (r.ah) hazretlerini ziyarete gider. Sıhhatli hadisleri Muvatta’ında toplayan büyük müçtehidi yerinde ziyaret etmek ister. Medine’ye gelip de kapısında görüşmek için izin isteyince gelen cevap düşündürücü olur:

 

Bir müşkülünüz varsa sorun, cevabı verilsin. Yoksa imamın görüşme günü değil, boş vakti yoktur!

 

Mekke valisinden bir mektup getirdiğini söylemesi üzerine dışarıya çıkıp bir iskemle üzerine oturan İmam-ı Malik (r.ah) hazretleri, genç misafirin uzattığı mektubu okurken: Bu mektubu size getiren Muhammed bin İdris eş Şafii genç âlimlerimizdendir… Cümlesine gelince, hemen ayağa kalkan İmam Hazretleri:

 

-Sübhanellah, der, Resulüllah’ın bayrağını dalgalandıran zat da mı bizimle görüşmek için araya vasıta koyacak? Hemen kalkıp imam Şafi’yi kucaklar ve genç imamı alıp odasına bundan sonra götürür, İmam-ı Şafii’ye ancak bundan sonra vakit ayırır.

 

Genç imam, büyük müçtehidin vaktini böylesine dikkatli ve titiz şekilde kullanmasına hiç şaşırmaz. Çünkü kendisi de Mekke’den Medine’ye doğru yola çıktığında arkadaşlarından hemen geriye kalarak Kur’an-ı Kerim’in hatmine başlar, Medine’ye gelinceye kadar da yol boyunca tam 16 tane hatim okumaya muvaffak olur, yolda geçen vaktini bile boşa harcamaktan böylesine bir dikkatle kaçınır, hem yol yürür hem de hatim okuyarak nakitten de kıymetli vaktini değerlendirmiş olur. Ancak İmam-ı Malik (r.ah), odasına alıp vakit ayırdığı genç misafirine hemen teklifini yapar:

 

-Hazırladığım şu hadis kitabı Muvatta’ı bir okuyayım da dinle, böylece vaktimizi de değerlendirmiş olalım!

 

Genç imamın cevabı ise ondan geride değildir:

 

-Efendim der, siz zahmet buyurmayın, ben okuyayım da siz dinleyin. Ben değerli kitabınız Muvatta’ı Mekke’de iken ezberleyip de gelmiştim huzurunuza! Ve İmam-ı Şafii, müellifinin huzurunda kitabını ezbere okur, böylece o da vaktini tam değerlendirerek ezberlediklerini kitabın sahibine kontrol ettirmiş olur.

 

Evet, onlar nakitten de kıymetli buldukları vakitlerini işte böyle değerlendirmiş, değil bir iki saat, belki bir iki dakikayı bile boşa geçirmekten titremişler, sonunda da ilim irfan yolunda erişilmez yüceliklere böyle ulaşmışlardır.

 

Hasan-ı Basrî (k.s), sahâbe-i kirâmın (r.anhüm) halini şöyle anlatır: "Ben öyle insanlara ulaştım ki sizin elinizdeki altın ve gümüşü koruduğunuzdan daha fazla vakitlerini koruyor ve boşa harcamaktan sakınıyorlardı.  Sizden biriniz nasıl iyi bir kazanç getirmeyen yerlere altın ve gümüşünü harcamıyorsa, onlar da zamanlarını öyle titizlikte koruyor, bir tek nefesi dahi zayi etmiyorlar, vakitlerini Allah'a itaatin dışında asla kullanmıyorlardı."

 

İnsan ömrü üç zaman dilimine ayrılır. Biri geçen süredir; buna mazi denir. Bu süre, iyiliği ve kötülüğü ile geride kalmıştır. Diğeri elde olmayan süredir; buna gelecek denir. İnsanın ona ulaşıp ulaşmayacağı belli değildir. Bir diğeri de insanın içinde yaşadığı andır; işte eldeki zaman odur. Ona fırsat denir. Yapılması gereken ne varsa onda yapılmalıdır. Çünkü o da geçmek üzeredir. Hayırlı işlerde, şimdi dursun sonra yaparım demek şeytandandır.

 

Menkıbe

 

İmam Şa’rânî (k.s) demiştir ki: İmam Şâfiî (r.ah), ilminin ve hâlinin yüceliğine rağmen hakka âşık sufilerle otururdu. Kendisine:

 

Şunların meclis ve sohbetinden ne istifade ettin? diye sorulunca, İmam şu cevabı verdi:

 

Onların en fazla şu sözlerinden istifade ettim:

 

Vakit bir kılıçtır. Sen onu kesmezsen, o seni keser. Yani, sen vakitten istifade etmezsen, o senin ömründen bir parça kesip atar. Sen nefsini hayırlarla meşgul etmezsen, o seni kötülüklerle meşgul eder. [5]

 

Bir müminin hayat hedefi şu âyette özetlenmiştir:

 

"Resûlüm de ki: Benim namazım ve ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir." [6]

 

Bütün vakitlerde övülme, sevilme ve zikredilme hakkı Cenâb-ı Hakk'a aittir. Bu hak hiçbir an ortadan kalkmaz; çünkü kulun her ânı ayrı bir hayattır ve bu hayatın kaynağı yüce Allah'tır. Kul dünyada da âhirette de O'na muhtaçtır.

 

Yüce Yaratıcımız gece ve gündüzden oluşan bütün zamanları iki şey için yarattığını belirtmiştir: Biri zikir, diğeri şükür. [7]

 

Gece nafile ibadet ve zikir yapamayan kimse, gündüz yapmalıdır; gündüz imkân bulamayanda geceyi değerlendirmelidir. Her ikisinde de zikirsiz ve fikirsiz kalan kimse, ölü sayılır; oturup haline ağlamalıdır.

 

Resûlullah Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) insanların çoğunun iki büyük nimette aldandığını haber vermiştir. Bunlar sıhhat ve boş vakittir.[8]

 

Kıyamet günü, herkese hesabı ve şükrü sorulacak dört nimet vardır. Bunlardan ikisi zamanla ilgilidir. Yüce Allah herkese özellikle gençliğini nerede harcadığını ve sonraki kalan ömrünü nerede tükettiğini soracaktır. Hesabı sorulacak diğer iki nimet ise mal ve ilimdir. [9]

 

Meymûn b. Mihrân'dan (r.a) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) öğüt verdiği birine şu tavsiyede bulunmuştur:

 

"Beş şey gelmeden önce şu beş şeyin kıymetini bil:

 

  1. İhtiyarlık gelmeden önce gençliğinin.

 

  1. Hastalık gelmeden önce sağlığının.

 

  1. Meşguliyetten önce boş zamanlarının.

 

  1. Fakirlik gelmeden önce zenginliğinin.

 

  1. Ölüm gelmeden önce hayatının." [10]

 

Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) bu beş maddede pek çok ilmi; bilinmesi gerekeni bir araya toplamıştır. Çünkü insan ihtiyarlığında yapamayacağı pek çok vazifeyi gençliğinde çok rahat bir şekilde yapabilmektedir. Allah'a isyan ve günah içerisinde harcanan bir gençlik yaşlandıktan sonra asla geri döndürülemez ve ondan istifade etmek mümkün olmaz. O halde insanın, yaşlılığında kendisine kolaylık olması için gençliğinde çokça hayırlı ve salih amellerde bulunması gerekir.

 

Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurmuştur ki: “Bir genç ilim ve ibadet içinde yetişir, olgunlaşırsa, Allah Teâlâ kıyamet günü ona yetmiş iki sıddıkın sevabı kadar sevap verir.” [11]

 

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) başka bir hadis-i şerifte ise: “Gençlik yıllarında Allah’a kulluk yapanın, ihtiyarlık zamanlarında kulluk yapmaya başlayana üstünlüğü, peygamberlerin insanlara olan üstünlüğü gibidir (o derece faziletlidir)” 

 

Allah Teâlâ bir hadis-i kutside: “Kaza ve hükmüme inanan, Kitabın (Kur’an’ın) hüküm ve tavsiyelerine boyun eğen, verdiğim rızıkla kanaat eden, şehvani arzularını benim rızam için terk eden genç bir mümin, katımda bir kısım meleklerimin derecesindedir” buyurarak gençlikte yapılan kulluğun ehemmiyetini biz insanlara bildirmiştir. [12]

 

Menkıbe

 

Ebu'l Celd dedi ki:

 

"İsa (a. s) yaşlılara şöyle dedi:

 

'Ey ihti­yarlar topluluğu! Biliyorsunuz ki ekin sararıp kuruyunca hasadı yaklaşmış demektir.'

 

Onlar da; 'Evet! Öyle olur!' dediler.

 

İsa (a.s); 'Öyleyse siz de hazır olun! Sizin de hasadınız yaklaştı' dedi.

 

Sonra gençlerin yanından geçti. Onlara şöyle dedi : 'Ey gençler topluluğu ekin sahibi, belki de ekinini yaş olarak kesecek, bunu biliyor musu­nuz?'

 

Onlar da; 'Hayır... Bilemeyiz' dediler.

 

İsa (a.s); ‘O halde hazır olun. Çünkü ne zaman hasad edileceğinizi bilemezsiniz' dedi."[13]

 

Resûlullah Efendimiz'in (sallallâhü aleyhi ve sellem) "Hastalık gelmeden önce sağlığının..." sözüne gelince: Sağlıklı insan hem malında hem de nefsinde söz sahibidir. O halde insanın sağlığına önem vermesi ve bunun için de hem malıyla hem de bedeniyle salih amellerde bulunması gerekir. Çünkü insan hasta olduğu zaman artık zayıf düşer ve ibadetlerden de geri kalır. Hastalığa yenik düşüp öldüğünde ise malının ancak üçte biri kendisi adına tasadduk edilebilir. Ayrıca kişi sağlıklı zamanında yaptığı bolca ibadet ve hizmetler hasta olduğu zamanlarda da aynısının kendisine yazılmasını sağlayacaktır.

 

Bu hususta Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Kul hastalanır veya yolculuğa çıkarsa sıhhatli ve mukim (yolcu değil) iken yaptığı ibadeti Cenab-ı Hak aynen kendisi için yazar.” [14]

 

Resûlullah Efendimiz'in (sallallâhü aleyhi ve sellem), "Meşguliyetten önce boş zamanlarının (kıymetini bil)" sözüne gelince: Yani geceler insanın boş olduğu zamanlardır. Gündüzler ise çalışma ile meşgul olunan saatlerdir. O halde insan geceleri boş geçirmemeli ve namaz gibi ibadetlerle değerlendirmelidir. Gündüz çalıştığı zamanlarda ise mümkünse oruç tutmalıdır. Özellikle kış ayları, gündüzlerin kısalığı ve sıcaklığın olmaması gibi sebeplerle oruç tutmaya daha da müsaittir.

 

Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) bu hususta şöyle buyurmuşlardır: "Kış mevsimi mümin için bir ganimettir: Geceleri uzundur, kalkıp namaz kılabilir. Gündüzleri kısadır, oruçla değerlendirebilir." [15]

 

Diğer bir rivayette ise şöyle buyurmuştur: "Geceler uzundur; onu uykuyla kısaltma. Gündüzler aydınlıktır; onu da günahlarınla karartma." [16]

 

Gavs-i sânî (k.s) hazretleri ise şöyle buyurmuştur: ‘’Yaz işçilerin, kış ise sofilerin hasat zamanıdır.’’

 

Resûlullah Efendimiz'in (sallallâhü aleyhi ve sellem), "Fakirlik gelmeden önce zenginliğin (kıymetini bil)" sözüne gelince: Yani Allah Teâlâ'nın sana vermiş olduğu rızka rıza gösterip kanaat et. Başkalarının elindekine göz dikme, tamahkâr olma. Elinde bolca imkân varken infakta bulun.

 

Resûlullah Efendimiz'in (sallallâhü aleyhi ve sellem), "Ölüm gelmeden önce hayatının (kıymetini bil)" sözüne gelince: (Denilebilir ki) insan, hayatta olduğu müddetçe amel işlemeye devam edebilir. Ancak ne zaman ki ölürse artık amel edemez. O halde mümin kul şu fani dünyanın günlerini zayi etmemeli, ömründen geriye kalan günleri ganimet bilip değerlendirmelidir.

 

Ubeydullah b. Şumeyt, babasından şöyle rivayet ediyor:

 

"İnsanlar üç çeşittir. Birincisi; genç yaşında hayırlı bir iş bulup, sonra dünyadan âhirete intikal edene kadar bu hayırlı işi devam ettiren insandır. İşte bu insan Allah (c.c)'a yakın olandır, ikincisi; ömrünü günah işlemekle ve gafletle geçirip, sonra hepsinden tövbe ederek vazgeçen insandır. Bu da Sâhibu Yemîn'dir (amel defterini sağ tarafından alan). Üçüncüsü; gençliğinde şer işler icat edip, sonra dünyadan çıkana kadar bunları işleyen insan­dır. Bu ise, Sâhibu Şimal'dir. (amel defterini solundan alanlar)" [17]

 

Şeyh Şadi Sirazi (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur: ‘’Senin ömrün Nuh a.s. kadar olsa geçen fırsatı ganimet bil. Nimetleri heba etme. Ömrünün kıymeti vaktindir. Vaktinin kıymeti gönlündür. Gönlünü ihya et de kıymetin artsın. Gönlü mamur olanın ömrü tükenmez. Gönlü viran olan on bin sene yaşaya ne yarar.‘’

 

Menkıbe

 

Cesaretli, iri yarı, kuvvetli ve kudretli olan Hûd (a.s.)’ın kavmi, yüksek yerlerde oyun oynamak, gelip geçenlerle alay etmek maksadıyla büyük binalar kurmuşlar. İlk oyun oynama yerini kuranlar Hz. Lût (a.s.)’ın kavmidir. İkincisi Hûd (a.s.)’ın kavmidir. Oyun oynamak Allah’tan gafil olan nefsine, şehvetine gıda temin etmektir.

 

Şimdi nefsi eğlendirmek için günümüzde icat edilen oyunların değerlendirmesini yapalım. Hûd (a.s.) bu işlerle uğraşan kavmini ‘ömürlerini boşa geçirmekle’ itham ediyor.

 

Unutmayalım ki, Hûd (a.s.) devrinde insanların ömürleri ortalama 700-800 yıl arasında hatta 1000 seneye kadar ulaşıyor. Hûd a.s. 1000 senelik ömürde, oyun oynamakla geçen zamandan dolayı kavmini ‘vakti boşa geçirmekle’ suçluyor.

 

Ya bizim gibi 50-60 senelik kısa bir ömür sahiplerinin ömrünü heba etmesine ne denilir? Allah’a yemin ederim, diğer kavimlerin velilerinin büyükleri dediler ki; ‘’Ümmet-i Muhammed’den olsaydık, bizim ömürlerimiz 50-60 sene gibi kısa bir ömür olsaydı, biz secdede ömrümüzü geçirirdik.’’ [18]

 

Hikmet ehli bir zat şunları söylemiştir: "Çocukken çocuklarla beraber oyunlar oynarsın. Gençliğinde ise arzu ve heveslerinin peşine takılarak gaflete dalarsın. İhtiyarladığında ise güçten kuvvetten düşersin. Peki, ne zaman Allah Teâlâ için ibadet edeceksin?"

 

Yani, öldükten sonra Allah'a ibadet edemeyeceğin ortada! Sen ancak hayatta olduğun müddetçe Allah için çalışmaya, ibadet etmeye güç yetirebilir, ölüm meleğinin gelişi için hazırlanabilirsin. Ölüm meleği için hazırlıklı ol. Onu hiçbir zaman aklından çıkarma. Zira o, seni hep hatırında tutmaktadır.[19]

 

Hz. Ali (r.a), şerefli hanımı Hz. Fâtıma'ya (r.anha) demiştir ki: "Fâtıma! Yemek yaptığın vakit sulu ve hafif yemekler yap ki fazla çiğneme derdi olmasın. Çünkü sulu yemek tez yenir, kuru yemeği çok çiğnemek gerekir. İkisi arasında elli defa tesbih ve zikir farkı vardır. Yemek başında çok bekleyip hayırlı işlerden geri kalmayalım." [20]

 

Ahmed el-Haznevî (k.s) zamanın değerlendirilmesi hakkında şöyle demiştir: "Zaman bir ganimettir. Kişi sıhhatini ve boş vaktini kendisi için ganimet bilmelidir. Öyle ise ömrünü faydasız şeylere harcaması doğru değildir. O yüzden, ömrün tamamının Allah'ın [celle celâluhû] razı olduğu şeylere sarfedilmesi, beş vakit namazın cemaatle eda edilmesi, teheccüd namazının ihmal edilmemesi, seher vakitlerinde istiğfarın kaçırılmaması, tavşan uykusu gibi uyuyarak, ibadetlerden geri kalınmaması, hazır dünya nimetlerinin lezzetleriyle aldanılmaması gerekir. Ölüm ve ahiret hayatı göz önüne getirilmelidir. Hatta vakitlerin devamlı olarak ilâhî zikirle geçirilmesi vaciptir.” [21]

 

Dünyadaki hiçbir nimet kalıcı değildir, bir gün elden çıkar gider. İhtiyarlık gençliğin, hastalık sıhhatin, fakirlik zenginliğin, meşguliyet boş vaktin ve nihayet ölüm hayatın sonudur.

 

Bu nimetlerden bazıları her ne kadar geçici olarak geri alınıp tekrar verilseler de, bazıları bir daha verilmemek üzere geri alınırlar. O bakımdan Sevgili Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), bu beş nimetin eldeyken ganimet bilinmesini istemektedir bizden. [22]

 

Menkıbe

 

Yüz yaşındaki bir ihtiyar Hz. Muaviye (r.a.)’ın yanına gelir. Hz. Muaviye (r.a.) ihtiyara dünyayı nasıl bulduğunu sorar. İhtiyar şu cevabı verir:

 

‘’Bolluk yılları sıkıntı yıllarını, günler günleri, geceler geceleri kovaladı. Doğanlar doğdu, ölenler öldü. Doğanlar olmasa insan soyu tükenir, ölenler olmasa dünya insanlara dar gelir.’’

 

Bu sözler üzerine Muaviye (r.a.) ihtiyara dedi ki: ‘’Ne dileğin varsa söyle!’’

 

‘’Geçen ömrü geri getirebilir yahut yaklaşan eceli savabilir misin?’’

 

Buna benim gücüm yetmez!  

 

O halde benim sana ihtiyacım yok! [23]

 

Bu anlamda Müslüman için vakti israf etmek, ekmek ve suyu israf etmekten daha büyük öneme sahiptir. Çünkü ekmek ve suyu bulmak mümkündür. Ancak geçip giden zamanı yeniden yakalamak asla mümkün değildir.

 

İmam-ı Gazâlî (r.ah) şöyle buyurmuştur:

 

Ey nefis! Bil ki gün ve gece yirmi dört saatten ibarettir. Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyuruyor ki:

"Bir gün yirmi dört saattir. Yarın kıyamette her gün için kulun önüne yirmi dört hazine konur. Birini açınca, o saatte yaptığı iyilikler nedeniyle nurla dolu olduğunu görür. Kalbine öyle bir sevinç ve rahatlık gelir ki, eğer bu neşe ve sevinç cehennemdekilere bölünse cehennemde olduklarını anlamazlar. Bu sevinç, nurun Allah katında kabule vesile olduğunu bildiği içindir.

 

Diğer bir hazine açılır. Simsiyah ve karanlık olup, çok pis kokular çıkar. Herkes burnunu tıkar. Bu da günah işlediği saattir. Kalbine o kadar korku, utanma ve sıkıntı gelir ki cennettekilere bölününce, cennet kendilerine sıkıcı gelir.

 

Diğer bir hazine açılır. Onda ne nur vardır ne de karanlık. Bu boşa geçirilen saattir. Bunu gören, bir hazinesi olup da boşuna onu harcayan kimseden daha çok pişmanlık duyar. Bütün ömrü böylece kendisine saat saat gösterilecektir."

 

Şu da bir hakikat ki, günümüzde boş vakti değerlendirmek adına öne sürülen meşgalelerin pek çoğu aslında vakti öldürmeye yönelik uğraşlardır. Bugün özellikle televizyon ve internetin insanların vaktini çaldığı apaçık ortadadır. Televizyon dizilerinin, internet üzerindeki sosyal paylaşım sitelerinin, başka pek çok zararının yanı sıra büyük zaman israfına sebep olduğu, ibadet ve taatten alıkoyduğu, hatta kimilerinin vakit namazlarını dahi kazaya bırakmalarına sebep olduğu herkesçe bilinen bir gerçektir. [24]

 

Menkıbe

 

Abdurrahman Tâhî (k.s) şöyle der:

 

Hak yolcusu olan bir kimse şöyle düşünmelidir: Üç günlük ömrüm var. Biri geçmiş, diğeri de henüz gelmedi. Öyleyse gerçekte şimdi yaşadığım bir günlük ömrüm var. Onun için vakte kıymet vermeli, o anı çok iyi değerlendirmelidir. Çünkü kişi gelecekten, yaşamadıklarından hesaba çekilecek değil.

 

Bu kapıya gelmiş, az da olsa yol almış kişi ise ömrüm üç saattir diye düşünmelidir. Biri yaşadığı saat, diğeri yaşayacağı saat, ötekisi ise yaşamakta olduğu saattir. Büyüklerin manevi terbiyesinde yetişmiş olgun bir mürid ise hem böyle düşünmeli hem de yaşadığı her anı çok iyi değerlendirmelidir. [25]

 

Fakih Ebü'l-Leys Semerkandî (r.ah) ise şöyle der: 

 

‘’İnsan, hayatının ve yaşadığı her saatin kıymetini çok iyi değerlendirmeli ve "Acaba bir saat sonra durumum nasıl olacak?" diyerek ölülerin nasıl pişmanlık içinde olduklarını tefekkür etmelidir. Çünkü onlar, iki rekât namaz kılacak yahut bir kereliğine de olsa kendilerine "lâ ilâhe illallah" diyecek kadar bir zaman tanınmasını temenni ederler. Şimdi sen bu zamana ve imkâna sahipsin. O halde, senin için çok geç olmadan, pişmanlık ve hasret günleri gelmeden evvel, Allah Teâlâ için çalış, ibadet et, gayretli ol.’’ [26]

 

Ayrıca bilinmelidir ki Müslüman’ın sözlüğünde “boş vakit” diye bir kavram yoktur. Çünkü Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de; “O halde boş kaldın mı, yine kalk (başka bir iş ve ibadetle) yorul” [27] diye emretmiştir.

 

Bu da gösteriyor ki bir Müslüman’ın bütün işlerden kendisini soyutlaması, tamamen âtıl bırakması beklenemez. Müslüman vaktini iyi değerlendiren insandır. Üretirken dinlenir, dinlenirken üretir.[28]

 

Vaktimizi, sermayemizi hayra dönüştürme çabası İslami hayatın başlıca gayesidir. Müslüman’ın yegâne görevidir.

 

Ayrıca Müslüman’ın kendine ait değerleri vardır. O başkalarına benzemeye ihtiyaç duymayacak kadar zengin bir kültür mirasına sahiptir. Kendi yılbaşısı, kendi bayramı vardır.

 

Önümüzde, hrisytiyanların dini bayramı olan yılbaşı gecesi var. Maalesef birçok Müslüman kardeşimizin nefsi bu geceyi büyük bir heyecanla bekliyor, günler öncesinden hazırlık yapılıyor ve günü geldiği vakitte sınırsızca kutlanılıyor. Maalesef bize verilen ömür sermayesindeki az çok elde ettiğimiz kazançları bu gecede bir çırpıda insanoğlu yok edebiliyor. Kısacası bu yılbaşı gecesinin geçmişimize, nefsimize, neslimize yaptığı tahribattan biraz bahsetmek istiyoruz:  

 

          31 Aralık günü, 1 Ocak gününe bağlayan gece yılbaşı gecesidir. Hıristiyan Batı'da milâdî takvimin başlangıcına esas olarak Hz. İsa (a.s.)'ın doğum tarihi alınmış ve bu giderek diğer ülkelerde de benimsenmiştir. Bu bakımdan bütün Hıristiyan âlemi, Aralık ayının son haftasını, doğumun arifesini teşkil etmesi bakımından, en önemli dinî bayramları olarak kabul etmişler ve bu geceyi Hz. İsa (a.s.)'ın doğum yıl dönümü olarak kutlanmaktadır. Hâlbuki Hz. İsa (a.s.)'ın 1 Ocak'ta doğup doğmadığı kesin olarak belli değildir. 25 Aralık–6 Ocak tarihleri arasında doğduğu kabul edilmektedir. Bu tarihler arasında Hıristiyanlar Noel adı altında yılbaşı eğlencelerine başlarlar.

                                                                                            

          Bugün için ticari hüviyeti ön plana çıkmış olsa da bütün âdet ve törenleriyle Noel kutlamaları, yukarıda ifade edildiği gibi kökeni itibariyle tamamıyla dinsel bir bayramdır.

                          

          Bu bayramın ve bayramla ilgili olarak yapılan âdet ve törenlerin Müslümanlarca benimsenip uygulanması ise dinsel ve kültürel bir yozlaşma olarak görülmeli; böylesi bir tutumun; kendi dinî inançlarımızdan, değerlerimizden uzaklaşma ve başkalaşma sürecini hızlandırdığı, halkımıza-ülkemize yönelik Hıristiyan misyonerliği için de oldukça elverişli bir durum oluşturacağı gözden uzak tutulmamalıdır.

                                                

          Dünyanın her yerinde yaşayan Katolik, Protestan bütün Hıristiyanlar aynı tarihte mahalli gelenekleri doğrultusunda bu kutlamalara katılırlar. Bu kutlamalar onlar için çok önemlidir. Küsleri ve dargınları barıştırırlar, birbirlerine hediye alır, yaşlıları, sakatları, hastaları ziyaret ederler. O geceyi neşeli geçirmek için her şeyi unutup, kendilerini zevk ve sefaya verirler. Çam ağaçlarını süsleyerek dükkân vitrinlerine, evlerin en değerli köşelerine yerleştirirler. Birbirleriyle tebrikleşirler. Dinî bir atmosfer içinde geçen Noel bayramı akabinde ise, yeni yıla giriş büyük bir çılgınlıkla, lüks ve israfla kutlanır. Hıristiyan ülkelerdeki dinden kaynaklanan bu eğlenceler, 31 Aralık günü en yüksek seviyeye ulaşır. İnsanlar adeta çılgınlaşarak kendilerinden geçerler. Kumar, içki, dans partileri düzenlerler. Kökeni itibari ile dinsel bir tören olan Noel, Yunanistan ve özellikler Hıristiyan ülkelerinde şenlikler ile kutlanırken maalesef yurdumuzda da büyük meydanlarda şenliklere dönüştürülüyor.

                           

          Hâlbuki bu günde yapılan içkili, kumarlı eğlencelerin gerçek Hıristiyanlıkla hiçbir alakası yoktur. Beşeriyetin ıslahı için Allah Teâlâ tarafından gönderilmiş bir din, tebliğcisi olan Peygamberin doğum yıl dönümünün bu şekilde kutlanmasına müsaade eder mi? İçkili, kumarlı ve insanı küçük düşüren zevklerin terennüm edildiği kutlama törenleri, İlahi bir dinin esaslarıyla bağdaşabilir mi?

         

          Biz Müslümanlar da Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz’in doğum yıldönümünü kutluyoruz. Ama mübarek bir gece olarak, Mevlid Kandili olarak… Bu yüzden aslında yılbaşı ve Noel’in Hırıstiyanlıkla da Hz. İsa (a.s.) ile de hiçbir alakası yoktur. Eğer olsa idi; yılbaşı gecelerinde kiliselerde ayinler yapılır, bu gece bir çılgınlık havası içinde değil, bir takdis havası içinde kutlanırdı. Ama gerek yurt içinde, gerekse yurt dışında bulunan kiliselere bakıldığında bu gecenin zulmete bürünmüş ve içlerinden en küçük bir hareketin olmadığı görülecektir. Hz. İsa a.s. ile bu gecenin sefahatinin, israfının ve çılgınlığın ne alakası olabilir?

                                                                       

Gayrimüslimlere Benzemek

                                                                  

          Dinimiz; kâfirlere, münafıklara, batıl din ideoloji mensuplarına muhalefet etmeyi emretmiş ve onlara benzemeyi kesin bir şekilde haram kılmıştır. Çünkü dış görünüş itibarıyla onlara benzemek, netice de ahlakî değerlerde, kötü ve çirkin işlerde hatta inançta onlara benzemeye sebep olur. Gerçekten giyimde, sözde, davranışta ve işlerdeki benzeşmeler kalplere tesir ederek onlara karşı sevgi ve saygı meydana getirir. Kısacası gayrimüslimlere benzemenin haram olduğunda icma vardır. [29]

         

          Cenab-ı Hak şöyle buyurur:

         

      ‘’Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost ve idareci edinmeyin. Zira onlar birbirlerinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). Sizden kim onların tarafını dost ve idareci edinirse, o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez, onları hidayete erdirmez.‘’[30]

                              

              Bu ve benzeri ayet-i kerimelerin yanı sıra Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz de Müslümanları, itikadî ve ahlakî alanda olduğu gibi kılık ve kıyafet, şekil ve merasim yönünden de müşriklere, gayrimüslimlere benzememeye davet ve teşvik etmiştir. Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz Müslüman olmayanlara benzememeye o derece dikkat ederlerdi ki, aslında kendisi yaptığı halde sonradan onlarda gördüğü hareketlerde bile değişiklik yaparlardı. Meselâ: Henüz hicret etmeden evvel Muharrem ayının onuncu (Aşure) günü oruç tutmayı adet edinmişlerdi. Hicret’ten sonra Medineli Yahudilerin de bugünde oruç tuttuklarını görünce onlara benzememek için Muharrem ayının dokuz ve on veya on ve on birinci günlerinde oruç tutmaya başlamışlardır. [31]

      

          Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan rivayete göre Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz: ‘’Kim bir millete benzemeye çalışırsa, o da onlardandır‘’ [32] buyurmuştur.

                                                

          Bu hadis-i şerif benzemenin olumlu ve olumsuz kısımlarını içine almaktadır. Çünkü teşebbüh (benzemeye çalışmak): başkalarının yaptığı işi onlara uyarak yapmak demektir ki hayır ve şerde, günahta, küfür ve imanda olabilir. O halde bu hadis-i şerif: Kâfirlere, fasıklara, günahkârlara benzemeyi yasakladığı gibi, başta Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) olmak üzere, sahabe-i kirama, meşayiha, takva ve salah sahibi kimselere benzemeyi de teşvik etmektedir. Başka hadislerinde Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem); ‘’Bizden başkasına benzeye çalışanlar bizden değildir. Yahudilere ve Hıristiyanlara benzemeyiniz…’’ [33] buyurmuşlardır.

             

          Dikkat edilirse İslam’dan çıkıp başka bir millete dâhil olmak için, İslam’ı ve Kur’an-ı Kerim’i inkâr etmek gerekmiyor. O millete benzemeye çalışmak dahi yeterli olmaktadır.

               

          Bu açık hakikatten dolayı Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz, ümmetinin kendi varlığını muhafaza etmesini emredip, taklitçilik aşağı mertebesine düşmelerini men etmiştir. Fakat bütün bunlara rağmen bu hastalık yüz göstermiştir. Zaten Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz kendi ümmetinin şirkten, kâfirlikten başka, eski ümmetleri örf-adet, fitne-fesat ve isyan gibi bütün kötü yollarda takip edeceklerini bir mucize olarak haber vermiştir. Ebu Sâid (r.a.)’den rivayete göre Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurdu:

              

      ‘’Sizler, kendinizden önce geçen milletlerin yoluna karışı karışına, arşını arşınına tıpa tıp muhakkak uyacaksınız. O dereceye kadar ki, şayet onlar (daracık) keler deliğine girmiş olsalar, siz de muhakkak onlara uyarak oraya gireceksiniz, onlara tâbi olacaksınız.‘’ Ebu Sâid (r.a.) diyor ki: Biz; ‘’Ya Resulullah! Bu ümmetler Yahudilerle Hıristiyanlar mı?’’ diye sorduk. Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz: ‘’Onlardan başka kim olacak!‘’ buyurdu. [34]

            

Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimizin bu açık mucizesi haber verdiği gibi ortaya çıkmıştır. Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimizin bu mucizesi günümüzde de devam etmektedir. Çünkü bugün birçok Müslüman küfür hususunda, kâfirlerin yolunda karış karış, arşın arşın ilerlemekte; onlar keler deliğine girse, bunlar da girmek için yarış etmektedir. Binaenaleyh Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in bu ikazı üzerinde durup düşünmek gerekir. Görüldüğü gibi tenkit edilen husus: Körü körüne taklitçiliktir, şahsiyetsiz olmaktır. Bir nevi aşağılık hissine kapılmaktır.

 

Rahmetli Necip Fazıl’ın böylesine körü körüne taklitçilik yapanlara dediği gibi; ‘’Müslümanlık batıdan gelse hepiniz Müslüman olacaksınız…’’

                                         

Gayrimüslimlerin bayramlarında sevinmek, onların kutsal saydığı günleri kutlamak, onların adetlerine uymak, onlara benzemek kesinlikle caiz değildir, büyük günahlardandır.

                    

Enes b. Malik (r.a.)’den rivayete göre, Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicret ettiği zaman, Medinelilerin eğlenip oynadıkları iki günleri vardı. Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz: ‘’Bu günler ne oluyor, neyin nesidir? Diye sorduğunda, Medineliler: Biz cahiliyet devrinde bu günlerde eğlenip oynardık, Yâ Resûlullah! Dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz: Muhakkak Allah size o iki gün yerine, onlardan daha hayırlı iki bayramı lütuf olarak vermiştir. Biri Ramazan bayramı, diğeri Kurban bayramıdır‘’ [35] buyurdular. O günden beri kutlana gelen bu iki bayram Müslüman milletlerin aynı zamanda milli bayramları yerinede geçmiştir.

                          

Bu hadis-i şeriften anlaşılıyor ki: Müslümanların İslam dışı diğer bayramları kutlaması, bunlara iştirak etmesi ve Allah Teâlâ’nın bildirdiği gerçekleri yalanlayan veya onlara uymayan düşüncelerin ürünü olan fiillerin kutlama günlerini; Müslümanların da bayram olarak kabul etmesi, küfre destek olmaktan başka bir mana ifade etmez. İslâm dışı tek ve çok ilahlı dinlerin törenlerine iştirak etmek, dinî merasimlerinden bir şeye muvafakat etmek, örf ve adetlerini güzel görmeyi İslam dini kesin bir ifadeyle yasaklamıştır. Binaenaleyh, Noel gününde, Hıristiyanların diğer bayram günlerinde onlara uymak gayesi ile onların yaptıklarını yapmak, o günlerde bayram niyetiyle çocuklara elbise almak ve pişirdikleri yemekleri yemek caiz değildir. Ondan sakınmak gerekir… [36]

                            

Evet, arz edilen bütün bu ayet-i kerime, hadis-i şerif ve fetvalar; gayrimüslimlerin Noel ve yılbaşı bayramlarını kutlamak için onlardan kat kat fazla aşırılıklarla hazırlanan, adeta yarışa giren günümüz Müslümanlarının kulaklarını çınlatmalıdır, kulaklarına küpe olmalıdır.

                                                                                                     

Yılbaşı Eğlencelerindeki Yanlışlar

 

Noel ve yılbaşı gecesinde tertip edilen ve dinen gayrimeşru olan eğlencelerin, işlenilen haramların meşru ve mubah kabul edilmesinin; hele hele çam ağacı altında yemek yenilirse ömür uzarmış; yeni yılın ilk saatlerine neşe içinde girilirse, gelecek yıl aynı neşe ile devam edermiş; genellikle karla örtülü, kırmızı paltosu ve kocaman beyaz sakalı ile temsil edilen efsanevî bir kişi Noel’in gökyüzünde rengeyiklerinin çektiği bir kızakla ya da yerde eşek sırtında veya yaya olarak dolaştığına ve evlere bacalardan inerek başta fakirler ve çocuklar olmak üzere insanlara çeşitli hediyeler bıraktığına ve benzeri hurafelere inanmak İslam anlayışına sahip muvahhid bir müslümanın reddedeceği inanıştır.

 

Uyuşturucu ve İçki Belası

            Uyuşturucu maddeler, başlangıçta bir keyif ve neşe hali vermekte, daha sonra da gerçek yüzünü göstermektedirler. İşte başlangıçtaki bu keyif hali de bazı insanların kanmasına neden olmaktadır. Yılbaşı facialarından biri de binlerce gencimizin eğlenme uğruna uyuşturucu ve içkiye mübtela hale gelmeleridir. "Acaba tadı nasıl ?" merakı ile başlanan uyuşturucu ve içki belası daha sonra yuvaların yıkılması, insanların komaya girerek genç yaşta ölmesine kadar uzanan acı bir serüven haleni geliyor. "İçki bütün kötülüklerin anası" (hadis) olduğu için de toplumda şuursuzca yaşayan bir topluluk meydana çıkıyor.

 

Kumar Belası

            İnsanları sefalete ve devamlı bir çıkmaza sürükleyen Kumar belasına özenti de çoğu zaman bu geceye mahsus olan Yılbaşı Piyangosu ile başlıyor. Kumarda evini, arabasını, bütün servetini ve hatta hanımını kaybeden kumarbazları duymuşsunuzdur. Kolay kazanma duygusunun verdiği heyecanla birçok kişiler yine bu gece büyük paralar kaybederek ve bunun sonucu olarak bunalıma girerek belki de canına kıymak için intihara kalkışacak. Neresinden bakılırsa bakılsın insanlara hiçbir şey kazandırmayan, özellikle Müslümanlara birçok değerlerini kaybettiren Yılbaşı kutlamalarının felaketleri bizi bir ahtapot gibi sarmış bulunuyor.[37]

 

Arif Nihat Asya’nın bu yılbaşı özentisine atıfta bulunarak yazdığı bir şiirde bu hakikat şöyle dile getirilmiştir:

 

Sen hristiyanmısın diye sorsan darılır.

Yılbaşında hindi kaz yemesine bayılır.

Çam deviren, hindi yiyen nasıl mümin sayılır.

Bilmiyoruz, çoğumuz ne edip yapıyoruz.

Batı batı diyerek eyvah hep batıyoruz.

 

Allah Teâlâ, sadatın himmet ve bereketiyle bizleri zamanı imha edenlerden değil, bilakis en güzel şekliyle ihya edenlerden eylesin. Bizleri, sevdiklerimizi, neslimizi, ümmet-i muhammed’i her halde ve işlerde gayr-i Müslimlere ve kâfirlere benzemekten muhafaza buyursun. Efendimiz (s.a.v)’e, Sadat-ı kirama, Salihlere benzemeyi nasip etsin inşallah. Âmin.

 

[1] Asr 103/1-3.

[2] Bursevî, Rûhu'l-Beyân, 10/612

[3] Kısa Sureler Tefsiri, İbn Âcibe el-Hasenî, Semerkand Yay.

[4] Müslümanın Vakti, Halil Akgün, Semerkand Dergisi, Ocak 2001

[5] Dr. Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, 443, Sülemî, Tabakatu’s-Sufiyye, 295; Şaranî, Tabakatu’l-Kübra, 1/99; El-Envaru’l-Kudsiyye, 1/97-98.

[6] En'âm 6/162.

[7] Furkân 25/62.

[8] Buhârî, Rikâk, 81.

[9] Tirmizî, Kıyâme, 1.

[10] Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, 2/148; Hâkim, El-Müstedrek, 4/306; İbn Mübârek, Kitâbü'z-Zûhd, S. 2; İbn Ebû Şeybe, El-Musannef, 13/223.

[11] Taberani’nin Kebir’inden

[12] Semerkand Aile Dergisi, S. Saki Erol, Gençlik Nimeti, Şubat 2010

[13] Ebu Nuaym el-İsfehani- Hilyetü’l-Evliya, İbnü’l-Cevzi-Sıfatu’s-Safve

[14] Beyhakî

[15] Ahmed B. Hanbel, El-Müsned, 3/75; Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, 8/325; Beyhakî, Şuabû'l-Îmân, 4/297; Kudâî, Müsnedü'ş-Şihâb, 1/115; İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu'l-Beyân, 3/270.

[16] Bk. Aclûnî, Keşfû'l-Hafâ, Nr. 1533.

[17] Ebu Nuaym el-İsfehani- Hilyetü’l-Evliya, İbnü’l-Cevzi-Sıfatu’s-Safve

[18] Tasavvufi Sohbetler, Mehmet Ildırar

[19] Ebu'l-Leys Semerkandi, Tenbihül Gafilin, 2.Cilt, Sf.51.

[20] İbn Acîbe, İkâzü'l-Himem, Nr. 447.

[21] Mektûbât-ı Şah-ı Hazne (Trc. Selahattin Kınacı), S. 13.

[22] Beş Büyük Nimet, Kürşad Salih Yaman, Semerkand Dergisi, Mayıs 2011

[23] İmam Gazalî, Mükâşefetü’l-Kulûb

[24] Beş Büyük Nimet, Kürşad Salih Yaman, Semerkand Dergisi, Mayıs 2011

[25] Altın Silsile, S.388.

[26] Ebu'l-Leys Semerkandi, Tenbihül Gafilin, 2.Cilt, Sf.246.

[27] İnşirah, 7

[28] Beş Büyük Nimet, Kürşad Salih Yaman, Semerkand Dergisi, Mayıs 2011

[29] İskilipli Atıf, Frenk Mukallitliği ve Şapka

[30] Maide Suresi, 51

[31] Geniş bilgi için: M.Talu, Dini Meselelerimiz 1/361

[32] Ebu Davud, Libas;5

[33] Tirmizî, İsti’zan;7

[34] Buhari, Enbiya:48; İtisam;14; Müslim; İlim:6

[35] Ebu Davud, Salât:239;Nesai, İdeyn:1;Hâkim Müstedrek,1/294, A.b.Hanbel, 3.103.178.235.250

[36] İbn-i Nüceym, el-Bahru’r-Rakik, 5/133, Fetâva el-Hindiye, 2/296

[37] Yılbaşı Toplumsal Bir İsyandır (Kimi Takip Ediyoruz?), Mehmet TALU, Tereke Yayınevi.

 

Kaynaklar:

-Osman Nuri Topbaş

-www.kalpehli.com

Değerli ziyaretçimiz, sitemize üye iseniz lütfen giriş yapınız.
Üye değilseniz üye olmak için tıklayın.
Son Yorumlar
Yorum Ekle
İsim:*
E-Mail:*
Yorum:
Güvenlik Kodundaki 2 Kelimeyi Giriniz: *

Bağlantılar








BELNET