» » MEVLİD KANDİLİMİZ KUTLU OLSUN

PAYLAŞ


facebook
Genel

MEVLİD KANDİLİMİZ KUTLU OLSUN

Yazae: dogan Tarih: 29-11-2017, 16:39 Yorumlar: 0 Görüntülenme: 1 108

 

MEVLİD KANDİLİ

 

Sözlükte “doğum yeri ve zamanı” manasına gelen “mevlid”, yaygın bir şekilde Fahr-i Kainat Efendimiz’in doğum zamanı olan miladî 571 yılının Rebiülevvel ayının 12. günü için kullanılır. Sahih rivayetlerle aktarıldığına göre bu gün pazartesi günüdür. Nitekim İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir:

 

“Rasulullah (s.a.v) pazartesi günü dünyaya geldi, ona pazartesi günü peygamberlik verildi, Mekke’den Medine’ye pazartesi günü hicret etti, Medine’ye girişi pazartesi günü oldu. Pazartesi günü de vefat etti.”[1]  

 

Allah Rasulü (s.a.v)’in dünyayı teşrif ettiği gün olan bu tarih, müslümanlar için bir sevinç vesilesi olmuş ve bu güne İslâm aleminde büyük ehemmiyet verilmiştir.

 

İlk mevlid kutlamaları

 

Hz. Peygamber (s.a.v) sağlığında doğum yıldönümünü kutlamamıştır, fakat bu günü oruç tutarak geçirmiştir. Efendimiz (s.a.v)’in doğum gününün kutlanmaya başlanması Dört Halife devrinde başlamıştır. Kaynaklardan edinilen bilgiye göre mevlid ayı ve günü o dönemden beri önem verilen bir zamandır. İmam Süyûtî ve İbn Hacer el-Askalânî (Allah onlardan razı olsun) mevlid ile ilgili yazdıkları eserlerinde Dört Halife döneminden itibaren mevlid gününde Efendimiz (s.a.v)’in şemailini ve onu öven şiirlerin okunduğunu tafsilatlı biçimde açıklamışlardır. Seyyid Abdülhakim Arvasî hazretleri Dört Halife dönemindeki mevlid kutlamaları ile ilgili şunları yazmıştır:

 

“Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (r.a) mevlid gecelerinde evlerinde Efendimiz (s.a.v.)’in doğumuna dair hikâyeleri, olayları anlatırlardı.”

 

Daha sonraki asırlarda özellikle mutasavvıf kimseler mevlid okumaya büyük önem göstermişlerdir.

 

“Hürmet eden rahmet bulur”

 

Allah dostları ve alimlerimiz eskiden beri mevlide büyük önem vermişler ve bu günlerde mevlid tertip etmeye gayret göstermiş, insanları da buna teşvik etmişlerdir. Tâbiînin büyüklerinden Hasan-ı Basrî (k.s) hazretlerinin şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Uhud dağı kadar altınım olsun, ben onu Peygamberimiz’in (s.a.v) mevlidini kutlamak için sarfetmek isterim.”

 

Cüneyd-i Bağdadî (k.s) hazretleri şöyle der: “Mevlidde hazır bulunan, onun kadrini kıymetini bilen kişi muhakkak ki büyük bir eman (güvence) kazanmıştır.”

 

Meşhur alimlerimizden Fahreddin er-Razî (rh.a) hazretleri de şöyle buyurmuştur: “Herhangi bir şahıs, bir tuz, buğday veya yenilecek şeyler cinsinden başka bir şey üzerine mevlid okursa mutlaka o şeyde bereketler zuhur eder. O yiyecek neye ulaştıysa onda da çok bereket belirir.”

 

Yine meşhur hadis alimlerimizden İmam Suyûtî (rh.a) şöyle buyurmuştur: “Hangi evde veya mescidde yahut mahallede mevlid okunursa o evi, mescidi veya mahalleyi mutlaka melekler kuşatır, o mekanın ehline melekler feyz yağdırır. Allah Tealâ rahmet ve rızasıyla onları kuşatır.”

 

Alvarlı Efe Muhammed Lutfî (k.s.) hazretleri de mevlid hakkında şu güzel mısraları söylemiştir:

 

“Hürmet eden rahmet bulur
Mevlidine Muhammed’in
Rahmet-i Hak nâzil olur
Mevlidine Muhammed’in.

Diler isen şefâati
İki cihanda devleti
Daima eyle rağbeti
Mevlidine Muhammed’in.

Lutfî bu gafletten uyan
Merhamet-i Hakk’a dayan
Ol rahmet-i Hakk’a şâyân
Mevlidine Muhammed’in.”

Sâdât-ı kiram da Mevlid-i Nebî’ye büyük hürmet göstermişlerdir. Hz. Peygamber’i (s.a.v) senenin sadece bir gününde veya bir haftasında değil her zaman hatırlamamız gerekir. Nitekim sâdât-ı kiram, mevlidi senenin belli bir gününde değil, aralıklarla okur, okutur, okunan yerde bulunur, hürmet ve sevgiyle dinlerler. Hatta mevlid okutmak için zaman zaman ilim talebelerini hane-i saadetlerine davet ederler. Bazan mevlidin baş kısmını kendileri okur, devamını talebelere okuturlar.

 

Mevlidin okunduğu yere yiyecek ve içecekler konur. Bundan herkese, özellikle de talebelere ikram edilir. Hatta mevlid dolayısıyla inen rahmetten, füyuzattan bereketlenmek gayesiyle bulgur, pirinç, nohut gibi yiyecekler getirilir, ortaya bırakılır. Daha sonra da bunlar tekrar geriye erzakların içine konulur.

 

Bir müminin Allah Rasulü (s.a.v)’in doğduğu gün hatırına şükür niyetiyle ibadet etmesi, ziyafet tertip etmesi ve sevinmesi ne güzel, ne hayırlıdır! Peygamber sevgisinin bir işareti olan mevlid ise Allah’ın huzuruna çıkacağımız gün için sağlam bir şahittir. [2]

 

Âlemlere Rahmet Hz. Muhammed (s.a.v)

 

Alemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resûlü son derece merhametliydi. Gönlü şefkat ve acıma duygularıyla doluydu. Kalbi duygu ve sevgi yüklü idi. Bu yüzden zaman zaman gözleri buğulanır, şakaklarından aşağı gözyaşları akardı. Özellikle ümmeti hakkında çok merhametliydi. Hak Teâlâ, onu böyle bir tabiatta yaratmıştı. Ondan bahsederken şöyle buyurur:

 

"Andolsun size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır ve güç gelir. O, size çok düşkün, müminler hakkında pek şefkatli ve merhametlidir.”[3]

 

O vakit Allah'tan bir rahmetle onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi .”[4].

 

O bizzat rahmetin kendisi idi. Yüce Mevlâ onu âlemlere rahmet olarak göndermişti. Nitekim, “(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik[5]  buyurmaktadır.

 

Resûl-i Ekrem de (s.a.v) kendisinin rahmet olarak gönderildiğini şu veciz ifade ile dile getirmiştir:

Ben, lânet etmek için değil, rahmet olarak gönderildim.[6]

 

Evet, o, şefkat ve merhamet peygamberi idi. İnsanlara en çok merhamet eden, yol gösteren, tehlikelere karşı uyarılarda bulunan ve bunun için yılmadan, yorulmadan mücadele veren yüce bir şefkat örneğiydi.

 

Benimle sizin durumunuz, ateş yakıp da ateşine pervane ve çekirgeler düşmeye başlayınca, yanmasınlar diye engel olmaya çalışan bir kişinin durumu gibidir; ateşten korumak için ben sizin eteklerinizden tutup çekiyorum ama siz benden kaçıp uzaklaşıyorsunuz.”[7], [8]

 

 

 

Kıssa: Zorla Cennete Götürülüyorlar

 

Hudeybiye dönüşü, fitne yatağı Kurayza ve Nadîroğulları üzerine gidilmiş, birçokları esir edilmişti. Görevliler esirleri bağlayıp Medine’ye doğru sürüyorlardı. Rahmet Peygamberi (s.a.v) onlara bakıp güldü ve, ‘Ne tuhaf! Şunların ellerini bağlayıp zorla cennete götürüyorlar, onlar ise gitmemek için asılıyorlar?" buyurdu. Onun uzaktan tebessümünü gören esirler, durumlarıyla alay ediliyor zannettiler. Kendi aralarında,

 

“Şu peygambere bakın. Onun âlemlere rahmet olduğunu söylüyorlar. Geldi bizim kalemize girdi, evlerimizi yıktı, ateşlerimizi söndürdü, ellerimizi bağladı. Bir de karşımıza geçmiş gülüyor” dediler. Onların bu gizli konuşmalarını Cenâb-ı Hak (c.c), resûlüne bildirdi. Allah Resûlü esirlerin yanına çıkıp,

 

Ben sizi öldürmek için değil, kurtarmak için ordumu harekete geçirdim. Sizin kalenize değil, kalplerinize girmek için geldim. Siz, inkâr ve küfür içinde cehennemin üzerine ev kurmuştunuz, ben o evi yıkıp size cennette köşk yapmak için uğraşıyorum. Ben sizin elinizi tutup cennete çekiyo­rum, siz elimden kurtulup ateşe gitmek için çırpınıyorsu­nuz. Sizin bu hâlinize gülüyorum” buyurdu.[9]

 

Taif Ziyareti

 

Peygamber Efendimiz (s.a.v), Mekke'de iken Allah'ın (c.c) vadini duyurmak ve yüce daveti yaymak için Tâif'e gitti. Sevgi ve merhametle halkı hak dine davet etti. Onlar iman etmedikleri gibi, edepsizce karşılık verdiler. Şehrin ayak takımını ayarttılar, taş ve sopayla üzeri­ne saldılar, saadetli ayaklarını kanattılar. Hz. Peygamber (s.a.v) kendisini bir bağa zor attı. Cenâb-ı Hak, habibinin sabır ve aşkını göstermek için, düşmanlarına im­kân veriyordu. Cebrâil (a.s) manzaraya dayanamadı,  imdada yetişti. Yanında dağların meleği de vardı. Resûlullah Efendimiz'e (s.a.v) meleği gösterdi;

 

“Emir ver, şu dağı bu edepsizlerin üzerlerine kapatsın, hepsi helâk olsunlar” dedi. Rahmet Peygamberi (s.a.v), yüce Rabb’in aşkına acısını unuttu, intikam hislerini yuttu ve, “Hayır, hayatta kalsınlar. Bunlar bana böyle davrandı, fakat ben bunların zûrriyetlerinden ‘lâ ilahe İllallah' diyecek bir neslin geleceğini ümit ediyorum" buyurdu, öyle de oldu; daha sonra Tâif halkı topluca gelerek İslâm'a girdiler.[10]

 

Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz’e Has Özellikler

 

Allah Teala (c.c) Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz’e öyle özellik ve hususiyetler vermiştir ki, onlar başka bir peygamberde yoktur. Bunlardan bir kısmını özetle zikredeceğiz. Bu konuda Rasulullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

 

Bana, benden evvel hiç kimseye verilmeyen beş şey verildi:

 

1- Bir aylık gibi uzun bir mesafeden düşman kalbine korku salmakla ilahi yardıma mazhar oldum.

 

2- Yeryüzü benim için namaz kılma mahalli ve temizlik vasıtası yapıldı. Ümmetimden kim bir namaz vaktine erişirse, hemen bulunduğu yerde namazını kılsın.

 

3- Ganimet benden evvel kimseye helal yapılmadığı halde bana helal kılındı.

 

4- Bana umumi şefaat yetkisi verildi.

 

5- Benden önceki peygamberler sadece kendi kavmine gönderiliyordu, ben bütün insanlığa peygamber olarak gönderildim.[11]

 

Allah Teala, Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin bütün insanlığa peygamber gönderildiğini şöyle haber vermektedir:

Rasülüm biz seni bütün insanlar için müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bunu bilmiyorlar.“[12]

 

Rasülüm de ki: Ey insanlar! Gerçekten ben göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın sizin hepinize gönderdiği bir elçisiyim.“[13]

 

Rasulullah (s.a.v) Efendimiz, Allah katında kendisine peygamberlik veriliş bakımından ilk peygamberdir, ancak, gönderiliş bakımından son peygamberdir. Hz. Adem daha yaratılmadan önce ruh ile ceset arasında iken Allah Teala Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz’i peygamber olarak tayin buyurmuştur. Efendimiz’e (s.a.v): “Siz ne zaman peygamber oldunuz?”diye sorulunca:

 

Adem ruhu ile cesedi arasında olup henüz yaratılmamışken ben peygamberdim” cevabını vermiştir.[14]

 

Peygamberlik onunla tamamlanmış ve son bulmuştur. Kur’an-ı Hakim’de, Efendimiz (s.a.v) “Hâtemün-Nebiyyin” yani peygambelerin sonuncusu sıfatıyla tanıtılmıştır. [15]

 

Hz. İsa’nın (a.s) ahir zamanda inmesi Onun bu sıfatını ortadan kaldırmayacaktır. Çünkü Hz. İsa (a.s), Hz. Rasulullah (s.a.v) Efendimiz’in getirdiği din ve hükümlerle amel edecek, Onun ümmeti olacak, yeni bir din getirmeyecek, kendisine indirilen İncil ile amel etmeyecek, Hıristiyan ve Yahudileri de İslam’a davet edecek; kabul etmeyeni kılıçtan geçirecektir.[16]

 

Efendimiz’e (s.a.v) verilen Kur’an mucizesi devamlıdır. Bütün mucizeler bitmiş, arkası kesilmiştir. Fakat Kur’an mucizesi kıyamete kadar devam edecektir. Kıyamet günü en fazla ümmet Efendimiz’in (s.a.v) olacaktır.[17]

 

Rasulullah (s.a.v) Efendimiz’in ümmeti ve daveti hiç kesilmeden kıyamete kadar devam edecektir. Onun getirdiği Kur’an ve din tahrif edilemeyecek, aslı hiç bozulmayacaktır. Allah Teala Kur’an-ı Hakim’i özel koruması altına almıştır. Kur’an’ın korunması onun tefsiri olan sünnetin de korunması demektir. Çünkü sünnet olmadan Yüce Kur’an’ın hakkıyla anlaşılması ve yaşanması mümkün değildir.

 

Allah Teala, Rasulullah (s.a.v) Efendimiz’in getirdiği dini nesilden nesile taşıyacak raşid halifeler, rabbani alimler, gerçek varisler, kamil mürşidler yaratacak ve din kıyamete kadar bir gurup tarafından hakkıyla temsil, tebliğ ve tatbik edilecektir. Allah Rasülü (s.a.v) kendisine has bu durumu şöyle beyan buyurmuştur:

 

İsrâiloğllarını peygamberleri yönetip idâre ederdi. Bir peygamber vefat edince yerine başka bir peygamber gelirdi. Benim ve ümmetimin durumu ise böyle değildir. Benden sonra hiçbir peygamber gelmeyecek fakat (benim adıma bu işi yürütecek) halifeler bulunacak, adetleri de çok olacak.”[18] Şu hadisler de bu konudadır:

 

Allah Teâlâ, her yüz senenin başında bu ümmete dinini yenileyen ve canlandıran bir kimse (müceddid) gönderecektir.”[19]

 

Kıyâmete kadar ümmetimden bir tâife hak üzere kalmaya ve Allah’ın emrini yerine getirmeye devam edecektir. Onlara muhâlif davrananlar kendilerine hiç bir zarar veremeyecek, onlar hakkı izhar ve isbatta muvaffak olacaklardır.”[20], [21]

 

Kevserin Verilmesi

 

“(Resulüm!) Hiç şüphesiz biz sana kevseri verdik.”[22] Yani sana pek çok hayır verdik. Allah Teâlâ habibine peygamberlikle öyle bir şeref vermiştir ki onda dünya ve âhiretin hayrı, bütün âlemin reisliği ve iki cihanın saadeti mevcuttur.

 

Hz. Peygamber'e (s.a.v) verilen kevserin cennette bir nehir olduğu söylenmiştir. Bu nehrin içeceği baldan tatlı, sütten beyaz, kardan soğuk, kaymaktan yumuşaktır. İki kenarı inci ve zebercet döşelidir. Bardakları gümüşten gökteki yıldızlar sayısıncadır. Ondan bir defa içen kimse, ebediyen bir daha susamaz.

 

Abdullah b. Abbas (r.a) kevseri, "pek çok hayır" olarak tefsir ederdi. Kendisine, "O, cennette bir nehir değil midir?" diye sorulunca şöyle demiştir: "O nehir de Allah Resûlü'ne verilen çok hayrın içindedir."

 

Allah Resûlü'ne verilen kevserin (çok hayrın) ne olduğu konusunda çok şeyler söylenmiştir. Bunlardan bazısı şunlardır:

 

Evlatlarının ve kendisine tâbi olan ümmetinin çok olması.

Ümmeti içinde âlimlerin çok olması.

Kendisine, dünya ve âhiretin hayrı içinde toplanan Kur'ân-ı Kerîm'in verilmesi.

 

Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v) yüce Allah'a, "Yâ Rabbi! İbrahim'i kendine halil (dost) seçtin. Musa ile özel kelam ettin. Bana özel olarak neyi verdin?" diye yalvardı. O zaman,

 

"Seni yetim olarak bulup barındırmadı mı?" âyeti indi. Resûlullah (s.a.v) bununla yetinmedi, daha fazla istedi. O zaman,

"Biz sana kevseri verdik" âyeti indi. Resûl-i Ekrem (s.a.v) yine yetinmedi, daha fazlasını istedi. Yetinmemesinde de haklıydı, çünkü yüce Allah'tan gelen şeylere kanaat etmek, bir çeşit mahrumiyettir. Elindekiyle avunup yetinmek, Allah'tan daha fazla gelecek şeylerin yolunu keser. O zaman Cibril (a.s) indi ve Hz. Peygamber'e (s.a.v),

 

"Yüce Allah sana selâm ediyor ve şöyle buyuruyor: ‘İbrahim'i kendime halil edinmiş, Musa ile özel kelam etmişsem, seni de kendime habib (özel sevgili) yaptım. İzzet ve celâlime yemin ederim ki habibimi hiç kimseye tercih etmem.’

 

O zaman Hz. Peygamber (s.a.v) razı oldu ve rahatladı.[23]

 

Bütün alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimiz, yaradılışı gereğince ruhların nuru olmasına rağmen hâlâ yükselmesi, ilerlemesi sürmektedir. “Bir kimse bir hayra sebep olursa ona da bir misli verilir” hükmünce, Ümmet-i Muhammed şu asırda ne kadar amel yapıyorsa, Efendimiz'in makam ve mertebesini yüceltmektedir.[24]

 

Efendimiz’in Allah katındaki derecesine ilk olarak Hz. Adem (a.s.) şahit olmuştur. Hz. Adem, yaratılıp cennete yerleşince Arş’ta ve cennetin her kapısında “Lâ ilâhe illallah, Muhammedü’r-Rasulullah” ibaresinin yazılı olduğunu gördü. İsmi Rabbi ile birlikte zikredilen o habibe hayran oldu, bu hale de hayret etti. Dünyaya gönderilince de, “Ya Rab, beni Muhammed’in hürmetine affet” diyerek onun ismini vesile edip affını istedi ve affedildi.[25]

 

Yüce Allah, habibini Hz. Davud (a.s)’a da şöyle tanıtmıştır:

“Muhammed’i kendim için yarattım. Adem’i Muhammed için yarattım. Diğer bütün varlıkları da Adem’in oğulları için yarattım. Onlardan kim kendisi için yarattığım şeyle (gönülden) meşgul olursa, onu kendimden mahrum bırakırım. Kim de benimle meşgul olursa, kendisi için yarattığım varlıkları onun hizmetine veririm.”[26]

 

Efendimiz (s.a.v)’e  “Bize kendinizden ve peygamberliğinizin başlangıcından bahseder misiniz?” diye sorulunca şu cevabı vermiştir:

 

“Adem daha yaratılış çamuru içinde yoğrulurken, ben Ümmü’l-Kitap’ta ‘peygamberlerin sonuncusu’ olarak yazılmıştım (ve Melekût Âlemi’nde ilan edilip tanıtılmıştım).

 

Ben babam İbrahim’in duası, kardeşim İsa’nın müjdesi ve annem Âmine’nin rüyasıyım. Annem bana hamile iken kendisinden bir nur çıkıp Şam’ın köşklerini aydınlatmıştı.”[27]

 

Yüce Allah, önceki bütün peygamberlere habibi Hz. Peygamber Efendimiz’i (s.a.v) tanıttığı gibi ümmetini de tanıtmıştır.[28] 

 

Hz. Musa (a.s) Tevrat’ta Hz. Rasulullah (s.a.v)’in ve ümmetinin sıfatlarını görünce hayran olmuş ve “Ya Rabbi, beni de habibin Ahmed’e ümmet eyle..” diye dua etmiştir.[29]

 

Hz. Süleyman (a.s.)’ın yüzüğünde, kendisine vahiyle bildirilen şu cümle yazılı idi: “Enallâhu lâ ilâhe illâ ene. Muhammedün abdî ve rasûlî: Ben, kendisinden başka ilah olmayan Allah’ım. Muhammed benim kulum ve rasulümdür.”[30] Hz. İsa (a.s) da, ümmetine kendisinden sonra gelecek Ahmed ismindeki son peygamberi müjdeleyip duruyordu.[31]

 

Rasulullah (s.a.v) Efendimiz, peygamberler vasıtasıyla önceki ümmetlere tanıtılmış, hepsi onu kendi çocuklarını tanırcasına tanımışlardı.[32] . Ayette belirtildiği gibi, savaşta başı sıkışan Ehl-i kitap (yahudi ve hıristiyanlar) onun ismini zikrederek Allah’tan yardım istiyorlardı ve yardım da görüyorlardı. Ancak Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz saadetli vücuduyla âlemi şereflendirip peygamberliğini ilan edince, yahudiler, beklenen peygamber Araplardan çıktı, bizden gelmedi diye haset ve inatla onu inkâr ettiler.[33], [34]

 

Kıssa: O, Bir Beşerdir, Ama Her Beşer Gibi Değil...

 

Ebü'l-Mevâhib Şâzelî hazretlerinin de bulunduğu bir mecliste, Hz. Peygamber (s.a.v) için,

 

- O da bizim gibi bir beşerdi (insandı) gibi bazı sözler sarf edilir. Bu sözler üzerine Şâzelî hazretleri şu şiiri söyler:

 

Muhammed beşer la ke'l-beşer

Bel hûve yakutun beyne'l-hacer

(Muhammed bir beşerdir ama herhangi bir beşer değildir, o, taşlar arasındaki yakut madeni gibidir.)

 

Gece rüyasında Hz. Resûlullah'ı (s.a.v) görür. Buyurur ki:

"Ey Ebe'l-Mevâhib! O şiir hürmetine Allah hem seni hem de o meclistekileri affetti."

 

Ebü’l-Mevâhib der ki:

- Bu rüyadan sonra, hangi meclise katıldı isem, muhakkak bu şiiri okudum.[35]

 

Resülullah’ın (s.a.v) Son Peygamber Olması

 

Resûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Ben Allah katında, kitapların anasında (levh-i mahfûzda) Allah'ın son peygamberi olarak yazılıyım. Ben, İbrahim'in duası, İsa'nın müjdesi ve annemin rüyasıyım."[36]

 

Resûl-i Ekrem'in (s.a.v) peygamberliği, Allah daha onu yaratmadan ve dünyaya göndermeden önce biliniyor ve zikrediliyordu. Bu ise kitapların anası olan levh-i mahfûzda yazılı idi. Bu hüküm Hz. Âdem'e (a.s) ruh üflenmeden önce yazılmıştı.

 

Levh-i mahfûzda, "Muhakkak ki Muhammed (s.a.v) nebilerin sonuncusudur" yazılmıştı.

 

Ebû Hüreyre (r.a) şöyle nakletmiştir: "Resûlullah Efendimiz'e (s.a.v), 'Size ne zaman peygamberlik verildi?' diye sorulunca, Peygamber Efendimiz (s.a.v), 'Âdem ruhu ile cesedi arasında (daha yaratılmamış) iken'[37] buyurdu."

 

Diğer bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber'in (s.a.v) Hz. Âdem'den (a.s) önce yaratılmış olduğu şöyle anlatılmıştır:

"Âdem arşın üstünde Muhammed isminin yazılı olduğunu gördü. Onun hatırına affını istedi. Yüce Allah Âdem'e (a.s) şöyle buyurdu: ‘Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım.’ "[38]

 

Yine bu konuda Resûl-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Ben yaratılışta peygamberlerin ilki, gönderilişte ise sonuncusuyum."[39]

 

Yüce Allah, habibi Hz. Muhammed'in (s.a.v) ruhunu, bütün peygamberlerden önce yaratmış; sonra diğer ruhları yaratmıştır. Son hadis bu yaratılıştan bahsetmektedir.

 

O gelmeden önce Ehl-i kitap olan yahudi ve hıristiyanlar ellerindeki kitaplarını değiştirmişler; ona, onda olmayan hükümleri eklemişler ve ondan birçok hükmü çıkarmışlardı. Ehl-i kitabın dışındakilere gelince, onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler. Ümmîler, putlara tapıyor, Mecûsîler ateşe ibadet ediyor ve iki tane ilâhın olduğunu savunuyor, insanlardan kimi yıldızlara, kimi güneşe, kimi aya ibadet ediyordu.

 

Allah Teâlâ Hz. Muhammed'i (s.a.v) peygamber olarak göndermekle insanlara hidayet yolunu gösterdi. Hak dinini apaçık ortaya koydu ve İslâm, doğuya da batıya da ulaştı. Yeryüzü şirk ve zulüm karanlığında iken, tevhid tanındı, adalet yayıldı.

 

Ahmed b. Hanbel (rh.a) vefatından sonra rüyada görüldü; kendisine durumunun nasıl olduğu sorulunca, saadetine sebep olan şu nimeti dile getirdi:

 

"Eğer Muhammed (s.a.v) olmasaydı, bizler Mecûsî olurduk."[40]

 

Evet, eğer Hz. Muhammed (s.a.v) olmasaydı Iraklılar Mecûsî olurdu, Şam, Mısır ve Rum ehli hıristiyan olurdu. Araplar putlara tapar, müşrik olurdu. Ama yüce Allah, Hz. Muhammed'i (s.a.v) göndermekle kullarına merhamet etti; onları sapıklıktan kurtardı.

 

Hz. İsâ (a.s), kendi ümmetine Hz. Muhammed'i (s.a.v) müjdeliyor, ona uymaya teşvik ediyor ve şöyle diyordu: "O kılıçla gönderilecektir. Bu durum sizi, ona uymaktan kesinlikle alıkoymasın!"

 

Âyette ise şöyle buyrulmuştur:

"Hatırla ki, Meryem oğlu İsâ (ümmetine) şöyle dedi: Ey İsrâiloğulları! Ben size Allah'ın gönderdiği bir elçisiyim. Ben, benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi müjdeleyici olarak geldim."[41], [42]

 

Ümmet-i Muhammed’e (s.a.v) Verilen Lütuflar

 

Resûlullah'ın (s.a.v) gelişini Hz. İbrahim (a.s) ile Hz. İsmail de (a.s) müjdelemiş ve onun için şöyle dua etmişlerdir:

"Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden senin âyetlerini okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder. Çünkü sen her şeye gücü yeten ve her şeyi hikmetle yapansın."[43]

 

Yüce Allah ikisinin duasını kabul etti. Mekke ehline bu özellikte bir peygamber gönderdi. Muhakkak ki Allah Teâlâ'nın İbrahim (a.s) ve İsmail'in (a.s) dualarında söyledikleri sıfatta bir peygamber göndermesi Allah'ın müminlere büyük bir lütfudur. Cenâb-ı Hak âyetinde bu nimeti şöyle hatırlatmıştır:

 

"Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki onlar daha önce büyük bir sapıklık içindeydiler."[44]

 

Yüce Allah'ın, Hz. Muhammed'i (s.a.v) resûl olarak göndermesinden ve insanları Hakk'a ve sırât-ı müstakime yönlendirmesinden daha büyük bir lütuf yoktur. Bir mümin için dünyada ve âhirette elde edilecek bütün hayırların sebebi hidayet ve imandır. Bunlar ebedî saadetin anahtarıdır. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) en büyük mûcizesi yüce Allah'ın kendisine vahyettiği kelâmı ve hidayet kitabı Kur'ân-ı Kerîm'dir. Bu mûcizenin büyüklüğü bir âyette şöyle hatırlatılır:

 

"Kendilerine okunmakta olan kitabı sana indirmemiz onlara yetmez mi?"[45]

 

Bir önceki âyette geçen, "Onları temizleyen" ifadesinden maksat şudur: Onların kalplerini şirk, kötülük ve sapkınlıklardan temizlesin. Muhakkak ki nefisler ancak bunlardan arınmakla temizlenir. Nefsini kötülüklerden arındıran kişi kurtulur.

 

Resül-i Ekrem (s.a.v) konuyla ilgili bir hadiste şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah, İsâ'ya (a.s) şöyle vahyetti: Ben senden sonra bir ümmet göndereceğim. Onlar sevdikleri bir şeye kavuşunca Allah'a hamd ve şükrederler; başlarına bir musibet geldiğinde ise sevabını Allah'tan bekleyerek sabrederler. Onlar bunu yaparken büyük bir ilim ve hilim sahibi de değillerdir." İsâ (a.s),

 

'Ey Rabbim! Bir bilgileri ve hilimleri olmadığı halde bunu nasıl yapabilirler?' diye sorunca, yüce Allah şöyle buyurdu: ‘Onlara kendi ilmimden ve hilmimden veririm’ (kendilerini özel desteklerim, böylece onlar bunu yapmaya güç yetirirler)."[46]

 

İbn İshak (rh.a) şöyle demiştir: İlim sahibi birinin şöyle dediğini duydum:

"İsâ (a.s), 'Allah katında ümmetlerin en değerlisi, ümmet-i Muhammed'dir' deyince yanındakiler, 'Onları en değerli yapan şey nedir?' diye sordular; Hz. İsâ (a.s),

 

'Lâ ilâhe illallah sözüdür. Tevhid sözü bu ümmete kolay geleceği gibi hiçbir ümmete kolay gelmemiştir' dedi."

 

Hz. Peygamber (s.a.v), Vedâ haccında ashabına ve onların şahsında bütün ümmetine şöyle seslenmiştir:

"Şüphesiz mallarınız, kanlarınız (canlarınız) ve namuslarınız koruma altındadır; onlara bir zarar vermek haramdır. Dikkatli olun; ben sizi (cennete götürmek için) havzımın başında bekliyorum. Diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuz ile övüneceğim; sakın (isyan ve bid'atlara bulaşarak) benim yüzümü kara çıkarmayın."[47], [48]

 

Ümmet-i Muhammed’in İzzeti

 

Kur’an’da “İzzet Allah’ın, Rasulü’nün ve müminlerindir.”[49]  buyurulur. Güç ve kuvvet, itibar ve şeref, üstünlük ve galibiyet anlamlarına gelen “izzet”in Kur’an’da bu şekilde tahsis edilmiş (münhasıran Allah Tealâ’ya, Rasulü’ne ve müminlere ait kılınmış) olması tabii ki boşuna değildir. Mümin olmanın, aynı zamanda onurunu, haysiyetini, kimliğini ve izzet-i nefsini hassasiyetle korumak ve bedeli ne olursa olsun bu değerlerin yıpranmasına asla göz yummamak, izin vermemek anlamına geldiği asla unutulmamalıdır.[50]

 

Ümmet-i Muhammed’in Şahitliği

 

Allah Tealâ Kur’an’da müminlere hitaben şöyle buyurmaktadır:

“Ve Allah uğrunda hakkıyla cihad edin. Sizi O seçti, üzerinize dinde bir zorluk da yüklemedi. Haydin babanız İbrahim’in milletine! Bundan evvel ve bunda (Kur’an’da) size müslüman ismini O verdi ki peygamber size şahit olsun, siz de bütün insanlara şahitler olasınız.”[51]

 

Bu ayeti kerimede Ümmet-i Muhammed’in bütün insanlık üzerine “şahit” olacağı, Efendimiz (s.a.v)’in de Ümmet-i Muhammed’e şahitlik yapacağı ifade buyurulmaktadır.

 

Diğer bir ayet de şöyledir: “İşte böylece, insanlık üzerine şahitler olmanız, Rasul’ün de size şahit olması için sizi adil bir ümmet kıldık.”[52] 

 

Efendimiz (s.a.v) diğer bir hadiste şöyle buyurmuştur:

“Ben ve ümmetim kıyamet günü, bütün yaratılmışları görecek şekilde yüksekçe bir yerin üzerinde olacağız. (Bizim dışımızdaki) insanlardan her biri bizden (bizim aramızda) olmayı arzu edecek...”[53]

 

Bizi diğer dinlerin mensuplarından ayıran en temel özellik, “Hakk”ın ve “Hakikat”ın mihengi olmamızdır. Usul-i Fıkıh kaynaklarında İcma-ı Ümmet’in delil olduğunu ispatlamak amacıyla zikredilen ve Ümmet-i Muhammed (s.a.v)’in dalalet üzerinde görüş birliği etmesinin söz konusu olmayacağını ifade eden hadisler[54]  de bu hususu ifade etmektedir. Yani bu ümmet “Hak” ve “Hakikat”ın mihengi olduğuna göre bu ümmetin alimlerinin görüş birliği ettiği hususların “Hak” ve “Hakikat” olması eşyanın tabiatı gereğidir.[55]

 

 

 

Peygamberler Arasında Derece Farkı

 

Peygamberlik çalışarak elde edilen bir makam değildir. O sırf yüce Allah'ın tercihi ve vergisiyle elde edilir. Bu makamı ve şerefli görevi dilediklerine veren yüce Rabbimiz, peygamberine de farklı dereceler vermiştir.

 

Bu konudaki bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

"O peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah, onlardan bir kısmı ile konuşmuş, bazılarını da derece derece yükseltmiştir."[56]

 

Resûl-i Kibriya Efendimiz (s.a.v), peygamberler içinde en üst derecenin ve faziletin kendisine verildiğini bir hadislerinde şöyle açıklamıştır:

 

"Ben, kıyamet günü âdemoğlunun (bütün insanların) efendisiyim. Bunda övünmek yok. Hamd sancağı benim elimdedir. Bunda övünmek yok. Âdem peygamber ve sonra gelenlerin hepsi kıyamet günü benim sancağımın altındadır."[57]

 

Mi'rac olayında Resûlullah (s.a.v) peygamberleri farklı makamlarda görmüştür. Kendisi bütün peygamberlere imam olmuş ve hepsinin üstünde yüce makamlara yükselmiştir. Allah'ın halili (dostu) olan Hz. İbrahim (a.s) gökte yedinci kat semada bulunuyordu. Habibullah Efendimiz (s.a.v) onu da geçerek yüce Rabbi ile özel buluşma ve konuşma şerefine nail olmuştur. Böyle bir yakınlık ve makam hiçbir meleğe veya peygambere verilmemiştir.

 

Bütün peygamberlere iman etmek ve hepsini sevmek farzdır. Peygamberlik sıfatlarında bir ayırım yapmak caiz değildir. Ancak kendisine tâbi olunacak peygamber bir tanedir. O da kıyamete kadar gelecek bütün insanların peygamberi Hz. Muhammed'dir (s.a.v). Yüce Allah'ın muradı ve hükmü budur. Kula düşen nefsine değil Rabb'ine tâbi olmaktır.

 

Puta tapanlar nasıl nefsinin hevasına tâbi oluyorsa, Hz Muhammed'i (s.a.v) inkâr edip başka bir peygambere uymaya çalışanlar da hakka değil, nefislerinin hevasına tâbi oluyorlar. Bu onları Allah rızâsına ve cennete götürmeyecektir. Cennetin sahibi böyle diyor.[58]

 

Resûlullah Efendimiz (s.a.v) Allah katında bütün peygamblerin en faziletlisi ve hepsinin imamıdır. Habibullah Efendimiz (s.a.v) bütün meleklerden de üstündür. Ona bu şerefi veren, bizleri de onun ümmeti yapan yüce Allah'a sonsuz hamdolsun.[59]

 

Resûlü's-Sakaleyn

 

Peygamberimiz (s.a.v) bütün insanlara ve cinlere gönderilmiştir. Allah Teâlâ ona itaat etmeyi bütün insanlara ve cinlere farz kılmıştır. Nitekim Kur'ân-ı Hakîm’de şöyle buyrulur:

“De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize (insanlara ve cinlere), göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın elçisiyim."[60]

 

Resulullah'tan (s.a.v) önceki peygamberler belirli bir kavme ve millete gönderilmişlerdi. Hz. Peygamber (s.a.v) bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Dolayısıyla onun peygamberliği evrenseldir. Kıyamete kadar gelecek bütün insanlara ve cinlere yöneliktir.[61]

 

Önceki Peygamberler ve Son Din

 

Allah (c.c), insanlıktan tek bir peygambere ümmet olmalarını istiyor. O halde insanlık tek bir peygambere uymakla görevlidir. Önceki peygamberlere sadece iman etmek, muhabbet beslemek ve hürmet göstermekle yükümlüyüz. Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)’e ise hem iman, hem de muhabbetle itaat etmekle sorumluyuz. Ona iman ve itaat farzdır. Allah Tealâ onu, “Hatemü’n-Nebiyyin” olarak tanıtmıştır. Yani Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizle peygamberlik son bulmuştur.

 

Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz’den önceki peygamberlerin görev zamanı ve mekânı sınırlı idi. Onlar kendi kavimlerine gelmiştir, vefat etmeleriyle vazifeleri bitmiştir. Fakat Allah katında peygamberlik payeleri devam etmektedir. Vefatlarından sonra da onlar peygamberdir. Fakat bu, onların getirdiği dinin devam ettiği anlamına gelmez. İslâm’dan önceki dinlerin amel ve ibadetle ilgili hükümleri değiştirilmiş veya kaldırılmıştır. İnsanlığın önüne din olarak İslâm konmuştur. Yahudi ve hıristiyanlar başta olmak üzere, dinli-dinsiz bütün insanlar, bu dine ve onu getiren peygambere uymaya çağrılmıştır.

 

Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz hariç, hiçbir peygamber kıyamete kadar gelecek bütün insanların peygamberi olduğunu iddia etmemiştir; böyle bir sıfatla gönderildiğini söylememiştir. [62]

 

Allah Katında Din İslâm’dır

 

Bugün yeryüzünde üç tane hak din vardır demek yanlıştır. Çünkü hak din bir tanedir. O da İslâm’dır. Diğer dinlerle amel edilip Allah’ın rızasına ulaşılması mümkün değildir. O dinlere uymayı gerektiren hiçbir delil, sebep ve hikmet yoktur. Tevrat ve İncil’in artık aslı olmadığı gibi, onlarda mevcut olan ilâhi hükümler de insanlar tarafından bozulmuştur. Hiç bozulmasaydı bile onlarla amel edilmeyecekti. Çünkü bunu ne Yüce Allah, ne de o kitapları getiren peygamberler istemektedir. Yüce Allah’ın kesin hükmü şudur: “Allah katında geçerli tek din İslâm’dır.”[63]

 

“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, o bulacağı şey Allah katında kesinlikle kabul edilmeyecektir ve o kimse ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.”[64]

 

İslâm, Allah Tealâ’nın Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz’le gönderdiği Kur’an’la öğretilen dinin özel adıdır. “Nasılsa Hz. Adem’den son peygambere kadar gelen bütün dinler tevhidi öğretmişlerdir, onların da sıfatı İslâm’dır, hepsi ile amel edilebilir” demek yanlıştır. Bu anlayış Kur’an’a terstir, Sünnet’e uymaz, hikmete aykırıdır. Bu mesele ancak Hz. Muhammed (s.a.v)’in bütün insanlığa gönderilmiş ve kendisine uyulması emredilmiş son peygamber olduğunu kabul etmekle çözülür. Gerçek budur ve Yüce Allah’ın Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimiz hakkında verdiği hüküm şudur:

 

“De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben, göklerin ve yerin sahibi Allah’ın sizin hepinize gönderdiği peygamberiyim. Ondan başka ilâh yoktur. O diriltir ve öldürür. Öyleyse Allah’a ve Onun ümmî peygamberine iman edin. O peygambere uyun ki, doğru yolu bulasınız.”[65]

 

“Rasulüm, biz seni bütün insanlar için müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bunu bilmiyorlar.”[66]

 

Efendimiz (s.a.v), bütün insanlığın önündeki konumunu şöyle belirtmiştir:

“Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederek söylüyorum ki, peygamber olarak gönderildiğim bu ümmetten, yahudi olsun hıristiyan olsun, kim benim peygamber olarak gönderildiğimi işitir de bana iman etmeden ölürse, muhakkak cehenneme girer.”[67]

 

Rasulullah (s.a.v) Efendimiz önceki peygamberlerin belli bir kesime gönderildiğini, fakat kendisinin bütün insanlara peygamber olduğunu ve peygamberliğin kendisiyle tamamlandığını da belirtmiştir.[68], [69]

 

İnsanlık O’na Tabi Olmakla Yükümlü

 

Artık, kıyamete kadar gelecek olan bütün insanlık Allah’ın habibi Hz. Muhammed (s.a.v)’in davetine muhatap, onun emrine uymakla yükümlü ve getirdiği dinden sorumludur. Yani bütün insanlık onun ümmetidir. Bu ümmetin bir kısmı ona iman etmiştir. Onlara hak davete uyan manasında “icabet ümmeti” denir. Bunlar müslümanlardır. Bazıları da bu davetle ya hiç tanışmamış ya da onu işittiği halde kabul etmeye yanaşmamıştır. Bu kimseler Hz. Muhammed (s.a.v)’in davetiyle muhatap olduklarından onlara da “davet ümmeti” denir. Bu daveti işittiği halde kabul etmeden ölenler küfür üzere ölür, sonu cehennem olur.

 

Günümüzde, yahudilere Hz. Musa (a.s)’ın, hıristiyanlara Hz. İsa (a.s)’ın ümmeti demek yanlıştır. Onların Tevrat veya İncil’e göre amel ettiklerini söylemek doğru değildir. İslâm’dan sonra Yahudilik ve Hıristiyanlık diye bir “hak din”den bahsetmek hatalıdır. Çünkü ortada bu isimlerle Yüce Allah’a ait olduğunu söyleyebileceğimiz bir din yoktur.

 

Şayet önceki peygamberler hayatta olsalardı, Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz’e iman ve yardım etmekle mükellef idiler. Çünkü Yüce Allah, hepsinden böyle bir söz almıştır.[70], [71]

 

 

Bizleri Peygamber (s.a.v) Efendimize ümmet eylediği için Rabbimize sonsuz hamd u senalar olsun. Bizleri O’na iman edip yolundan gitmeyi nasip ettiği için sonsuz şükürler olsun. Yine bizleri ahir hayatımızda O’na tabi olmaktan ayırmasın ve ahirette O’nu sevindirecek hal ve surette O’nun sancağı altında toplanmayı nasip etsin. Rabbimiz bizleri, Efendimiz’in (s.a.v) varisleri olan Sadat-ı Kiram efendilerimizden dünyada da ahirette de ayırmasın. Amin…

 

 

[1] İbn Receb el-Hanbelî, Letâifü’l-Meârif

[2] Mevlid-i Şerif Geleneğimiz, Abdullah Gökmen, Semerkand Dergisi, Şubat 2012.

[3] Tevbe 9/128

[4] Âl-i İmrân 3/159

[5] Enbiyâ 21/107

[6] Müslim, Birr, 24 (nr. 87); Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr. 1403; Ebû Nuaym, Delâilü'n- Nübüvve, 1/40; Begavî, el-Envâr fi Şemâili'n-Nebiyyi'l-Muhtâr, 1/208.

[7] Tirmizı, Edeb, 82.

[8] Buhara Gönüllüleri Kitabı, S.Mübarek El-hüseyni, Semerkand Yayınları, sf.45.

[9] Edep Bir Taç İmiş, Doç. Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, sf.57.

[10] Edep Bir Taç İmiş, Doç. Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, sf.57.

[11] Buhari, Salat, 56. Bkz: Müslim, No: 523; Ahmed, Müsned, II, 411; İbnu Mace, No: 567; İbnu Hıbban, Sahih, No: 2313

[12] Sebe suresi ayet-28

[13] A’raf suresi ayet-158

[14] Ahmed, Müsned, V, 59; Hakim, Müstedrek, II, 609

[15] Ahzab suresi ayet- 40

[16] Nevevi, Şerhu Müslim, II, 190; İbnu Hacer, Fethu’l-Bari, VI, 491; Edib Keylani, Avnu’l-Mürid Şerhu Cevheretü’t-Tevhid, II, 805

[17] Müslim, İman, 196; İbnu Mende, İman, 890; Acurri, eş-Şeriatu, 467 (93. Bab)

[18] Buhari, Enbiyâ, 50; Müslim, İmâre, 440 İbnu Mâce, Cihad, 42, Ahmed, Müsned, II, 297

[19] Ebû Dâvud, Melâhim, 1; Hâkim, Müstedrek, IV, 523

[20] Buhari, İ’tisâm, 10, Müslim, İmâret, 53; Tirmizî Fiten, 27, İbnu Mâce, Mukaddime, 9

[21] Ehli Sünnet İnancı, Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları

[22] Kevser suresi ayet-1.

[23] Kısa Sûrelerin Tefsiri, İbn Acîbe El-Hasenî, Semerkand Yayınları, sf.206.

[24] Nefsin Sıfatları Ve Tevbe, Mehmet Ildırar, Semerkand Dergisi, Ağustos 2005.

[25] Hâkim, Müstedrek, 2/615; Beyhaki, Delâilü’n-Nübüvve, 5/488, 499; Taberânî, es-Sağîr, 2/82-83.

[26] Mekkî, Kûtu’l-Kulûb (Kalplerin Azığı), 3/131.

[27] Ahmed, Müsned, 4/128; Hâkim, Müstedrek, 2/600; Kastalânî, el-Mevâhibü’l-Ledünniye, 1/67; ed-Dürrü’l-Mensur, 1/334; Hasâisü’l-Kübrâ, 1/16; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, 1/80; Heysemî, ez-Zevâid, 2/220.

[28] Fetih, 29.

[29] Süyûtî, el-Hasâisü’l-Kübrâ, 1/21, 22; ed-Dürrü’l-Mensûr, 3/553; Ebû Nuaym, Hilye, 3/375-376; Heysemî, Takribü’l-Buğye, 3/7.

[30] el-Hasâisü’l-Kübrâ, 1/14; Heysemî, ez-Zevâid, 5/152.

[31] Saf, 6.

[32] Bakara, 146.

[33] Taberî, Câmiü’l-Beyân, 1/577-581; ed-Dürrü’l-Mensûr, 1/215-217; Mazharî, Tefsirü’l-Mazharî, 1/107.

[34] Âlemler O'na Hayran Dilaver Selvi, Semerkand Dergisi, Nisan 2007.

[35] Şefaat yâ Resûlallah (s.a.v) Delilleri ve Hiikmetleriyle Şefaat, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, sf.44.

[36] Ahmed, Müsned, 4/127-128; İbn Hibbân, Sahîh, nr. 2093; Begavî, Şerhu's-Sünne, 13/207; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 8/223-224.

[37] Tirmizî, Menâkıb, 1; Hâkim, el-Müstedrek, 2/609.

[38] Hâkim, el-Müstedrek, 2/615.

[39] İbn Sa'd, Tabakat, 1/149.

[40] ibn Receb, Letâifü'l-Maârif, s. 169 (Dımaşk-Beyrut 2003).

[41] Saf 61/6.

[42] Kutsal Günler ve Geceler, Mahmut Kaya, Semerkand Yayınları, sf.150.

[43] Bakara 2/127-129.

[44] Âl-i İmrân 3/164.

[45] Ankebût 29/51.

[46] Ahmed, Müsned, 6/450; ibn Receb, Letâifü'l-Maârif, s. 171.

[47] ibn Mâce, Menâsik, 76 ; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 10/365.

[48] Kutsal Günler ve Geceler, Mahmut Kaya, Semerkand Yayınları, sf.150.

[49] Münâfikûn, 8.

[50] Müslümanlığımızın Anlamı, Ebubekir Sifil, Semerkand Dergisi, Temmuz 2007.

[51] Hacc, 78.

[52] Bakara, 143.

[53] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ani’l-Azîm, 1/258.

[54] bkz. el-Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 2/460.

[55] Müslümanlığımızın Anlamı, Ebubekir Sifil, Semerkand Dergisi, Temmuz 2007.

[56] Bakara 2/253.

[57] Tirmizî, Tefsirü'l-Kur'ân, 18 (nr. 3148); ibn Mâce, Zühd, 37 (nr. 4308).

[58] Bk. Âl-i İmrân 3/31-32, 85-88; Nisa 4/115.

[59] Kulun Yolculuğu Mi'rac Ve Nefs Terbiyesi, Dr. Dilver Selvi, Semerkand Dergisi, sf.69.

[60] A'râf 7/158.

[61] Esma-i Nebi - Resulullah’ın (s.a.v) İsimleri, Hüseyin Okur, Semerkand Yayınları, sf.91.

[62] İnsanlık Tek Peygamberden Sorumludur, Nurullah Toprak, Semerkand Dergisi, Şubat 2001.

[63] Âl-i İmran/19.

[64] Âl-i İmran/85.

[65] Araf/158.

[66] Sebe/28.

[67] Müslim, Nesaî, Ahmed.

[68] Buharî, Müslim, Ahmed.

[69] İnsanlık Tek Peygamberden Sorumludur, Nurullah Toprak, Semerkand Dergisi, Şubat 2001.

[70] Âl-i İmran/81

[71] İnsanlık Tek Peygamberden Sorumludur, Nurullah Toprak, Semerkand Dergisi, Şubat 2001.

 

Kaynak: www.kalpehli.com

 

 

Değerli ziyaretçimiz, sitemize üye iseniz lütfen giriş yapınız.
Üye değilseniz üye olmak için tıklayın.
Son Yorumlar
Yorum Ekle
İsim:*
E-Mail:*
Yorum:
Güvenlik Kodundaki 2 Kelimeyi Giriniz: *

Bağlantılar








BELNET