» Dini Gün, Bayram ve Geceler
Dini Gün, Bayram ve Geceler

Tüm İslam Aleminin özlemle beklediği ve dolu dolu yaşadığı mübarek gün ve gecelerin 2014 yılı listesini, anlam ve önemini belirten bilgileri sizler için derledik. Cenab-ı Allah, 2014 yılının bu güzel gün ve gecelerini tüm İslam Alemi için hayırlara ve güzelliklere vesile etsin İnşaalah. Huzurla kalın.



Nurlu Gece: Mevlid Kandili

Mevlid Kandili, yani Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in, ay takvimine göre doğduğu gecedir. Hz. Peygamber, kamerî aylardan Rabîu’l-evvel ayının on ikinci pazartesi gecesi Mekke’de dünyaya gelmiştir.

Yeryüzünde önemli gelişmelere sebep olan bu kutlu doğum, insanlık tarihinin en önemli olaylarından birisidir. Çünkü onun dünyaya geldiği dönemde, insanlar her türlü değer ölçülerini yitirmiş, yollarını şaşırmışlardı. Küfür ve haksızlık gönülleri karartmış, Allah’a giden yoldan uzaklaştırmıştı. Sosyal hayat bozulmuş, ahlâk tamamen kokuşmuştu. Kadınlar esir muâmelesi görüyor, bir eşya gibi alınıp satılıyor, kız çocukları acımasızca diri diri toprağa gömülüyordu. Dünyada insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey olan huzur, can ve mal güvenliği kalkmış gibiydi. Dünyanın birçok köşesi kanlı boğuşmalara sahne oluyordu. Cihanın ıslâhı bir peygamberin gönderilmesine muhtaçtı. Bütün ümitler, Yahudi ve Hristiyan dinlerinin müjdelediği (Bkz. Saff, 6) âhir zaman peygamberine yönelmişti. Bütün dünya, karanlıklar içinde, bu kurtarıcının gelmesini dört gözle bekliyordu.

İstiklâl Marşı’mızın şâiri merhûm Mehmet Akif Ersoy, “Bir Gece” adlı şiirinde bu muazzam ve mübârek olayı şöyle tasvir eder:

Ondört asır evvel, yine böyle bir geceydi,
Kumdan ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi!
Lâkin, o ne husrandı ki; hissetmedi gözler,
Kaç bin senedir, halbuki, bekleşmedelerdi;
Bir kerre, zuhur ettiği çöl en sapa yerdi;
Bir kerre de mâmûre-i dünya, o zamanlar,
Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!
Fevzâ bütün âfâkını sarmıştı zeminin,
Salgındı, bütün şark’ı yıkan tefrika derdi.
Derken büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
Bir nefhada insanlığı kurtardı o mâsum,
Bir hamlede kayserleri, kisraları serdi!
Aczin ki ezilmekti bütün hakkı, verildi;
Zulmün ki, zeval aklına gelmezdi, geberdi!
Âlemlere rahmetti evet şer’-i mübîni,
Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.
Dünya neye sahipse, onun vergisidir hep;
Medyun ona cemiyeti, medyun ona ferdi.
Medyundur o Mâsuma bütün bir beşeriyyet...
Ya Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret.
(Mehmet Âkif Ersoy, Safâhat, İstanbul 1975, S. 499)


İşte Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), böyle bir zamanda dünyaya gelmişti. Bu gecenin sabahı gerçekten de nurlu bir sabahtı. İnsanlık için yepyeni bir gün doğmuş, aydınlık bir devir açılmıştı. Bir fazilet güneşi ve hidâyet meş’alesi olan Sevgili Peygamberimiz’in gönderilişi, Yüce Allah’ın bütün insanlara en büyük nimetlerinden birisidir. Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur: “İçlerinden, kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, kendilerini temizleyen, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki onlar önceleri apaçık bir sapıklık içindeydiler.”(Âl-i İmrân, 164) Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle o, âlemlerin Rabbinden, “âlemlere rahmet olarak gönderildi.” (Bkz. Enbiyâ, 107)

Hz. Peygamber yirmi üç yıllık peygamberlik dönemi boyunca putperestliğin yerine tevhidi, zulmün yerine adâleti, düşmanlığın yerine kardeşliği, sürtüşmenin yerine dayanışmayı getirme gayreti içinde olmuştur. Toplumda barışın hâkim olmasını hedeflemiştir. Doğruluk, nezâket, güvenilirlik, adâlet, hoşgörü ve cömertlik gibi ahlâkî davranışlarıyla insanlara örnek olmuştur. Buna karşılık; kan dâvâsı, gasp, soygun, şiddet, intikam, kin beslemek, içki, kumar, hırsızlık, yetim malı yemek, yalan, gıybet, çekememezlik, koğuculuk gibi fert ve toplumun huzurunu bozan davranışlarla mücâdele etmiştir. Bütün bu faaliyetlerin sonucu olarak, vahyin ışığında, mükemmel kişiliğiyle ekonomik, sosyal, kültürel ve ahlâkî alanlarda gerçekleştirdiği faaliyetler sayesinde “cahiliyye” olarak nitelendirilen ve temel özellikleri; bilgisizlik, putperestlik, kabîle asabiyeti, zorbalık, zulüm, haksızlık, başıbozukluk, merkezî otoriteden yoksunluk, adaletsizlik, barış ve nizamdan uzak bir hayat, çocukları öldürmek, vahşiyâne hareketler, kan dâvası gibi davranışlar olan bir dönemi kapatarak, yerine barış ve huzurun hâkim olduğu yepyeni bir toplum oluşturmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in vefatından sonra da Müslümanlar, onun uygulamalarını bilgi ve düşünce süzgecinden geçirerek hayatlarına uygulamışlardır. Onun zamanında nüveleri oluşan yapıdan faydalanarak kısa süre sonra orijinal bir medeniyet, yani İslâm medeniyetini kurmuşlardır. Peygamberimiz (s.a.s.)’in ilme verdiği önem, İslâm dünyasında ilmin ve ilim kurumlarının oluşmasına ve gelişmesine zemin hazırlamıştır. Sağlık ve temizliğe verdiği önem, kişilere sağlığı koruma konusunda örnek olmasının yanında, sağlık kurumlarının ve tıp bilimlerinin gelişmesine de yol açmıştır.

Sosyal yardımlaşmaya ve dayanışmaya, yetimlerin, yaşlıların, yoksulların ve özürlülerin sorunlarına eğilmesi, vakıflar ve diğer sosyal yardım kurumlarının oluşmasına etkide bulunmuştur. Adâlete verdiği önem, adlî kurumların oluşmasını etkilemiştir. Çalışmaya, üretime ve ticarete verdiği önem, İslâm dünyasında ekonomik canlılığa vesile olmuştur. Aileye, akraba dayanışmasına ve akrabalar arasında yardımlaşmaya verdiği önem, aile kurumunun sağlam bir şekilde ayakta durmasının yanında, belki günümüzde bile büyük ölçüde olumlu etkisine şâhit olduğumuz gelir düşüklüğü sebebiyle ortaya çıkabilecek bunalımların önlenmesine vesile olmuştur. Estetiğe ve güzelliğe verdiği değer, İslâm sanatlarının doğuşuna temel teşkil etmiştir.

Gayr-i müslimlere dinî, hukûkî ve adlî özerklik vererek, kültürel kimliklerini korumalarına müsâde etmesi ile, çok sayıda dinî kültürel grubun bir arada yaşayabileceğinin en güzel örneğini göstermiştir. Bu davranışı ile ayrıca hoşgörünün gelişmesine öncülük etmiştir. Bu tutumu daha sonraki yüzyıllarda Müslümanlar için örnek olduğu gibi, öteki medeniyetler için de bir model teşkil etmiştir. (Prof. Dr. İbrahim Sarıça, Hz. Peygamber’in Çağımıza Mesajları, T.D.V. yayını, Ankara 2000, S. 143, 144)

İnsanlığın her zaman ve mekânda Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği ilâhî mesaja ve bu mesajın hayata geçirilmiş şekli olan onun sünnetine ihtiyacı vardır. Çünkü İslâm sadece Kur’an’dan ibaret değildir. O, Hz. Peygamber’in şahsında açıklanmış, hayata geçirilmiş ve bizzat onun öncülüğünde kurumlaşmış bir dindir. Allah Rasûlü, bir taraftan Kur’an’ı tebliğ etmiş, bir taraftan onu açıklamış ve uygulamaya koymuş, diğer taraftan da Kur’an’ın değinmediği konularda tamamlayıcı rol üstlenmiştir. Bu açıdan, Hz. Peygamber’in ve dolayısıyla sünnetin dinde önemli bir yeri vardır. Onun bu konumu, Kur’an’da çeşitli açılardan dile getirilmiştir. Buna göre; bazen Peygamber’e mutlak itaat etmeyi, ona karşı çıkmamayı, onun verdiği hükümlere boyun eğmeyi emreden (bkz. Âl-i İmrân, 2, 14; Nisâ, 4, 13 vb) bazen onun Kur’an’ı açıklamakla yükümlü olduğunu bildiren (bkz. İbrahim, 4; Nahl, 44), bazen haram ve helâl kılma yetkisine sahip olduğunu belirten (bkz. Tevbe, 29; A’raf, 157), bazen de Müslümanların uyması gereken güzel bir örnek olduğunu gösteren (bkz. Ahzâb, 21) ayetlerin Kur’an’da yer aldığı görülür.

Kur’an’da yer alan bu ayetler açıkça gösteriyor ki, Hz. Peygamber olmadan, Kur’an’ı anlamak, dîni tam olarak uygulamak mümkün değildir. Ayrıca, Kur’an’ı açıklama ve yürürlüğe koyma yetkisini Peygamber’e tanımak ya da tanımamak insanlara değil, yalnızca Allah’a ait bir yetkidir. Bu yetkiyi, Peygamberine bizzat Cenab-ı Hak tanımıştır. Muhtelif gerekçelerle sünneti reddedip, İslâm’ın sadece Kur’an’la anlaşılması gerektiğini savunanların iddiası dün olduğu gibi, bugün de önyargılı ve gayr-i samîmî bir anlayışın ürünü olmaktan öteye geçemez. Şurası muhakkak ki, bir Müslüman için, dinî ve dünyevî ayrımı gözetmeksizin Hz. Peygamber’in örnekliği kaçınılmazdır. Onun gönderiliş gayesi, kendisine verilmiş olan risâlet görevinin insanlığa ulaştırılması ve bu amaç doğrultusunda bir toplumsal yapının kurulmasıdır. Bu amaçla söylediği sözler ve yaptığı uygulamalar, kimi zaman farz, kimi zaman haram, kimi zaman müstehab, kimi zaman da mübah diye nitelendirilen hükümlere kaynaklık etmektedir. Bu durum, Kur’an’ın buyrukları doğrultusunda, Hz. Peygamber’e itaatin ve onu örnek edinmenin bir gereğidir. (Yrd. Doç. Dr. Osman Güner, Sünnetin Anlaşılması Sorunu (Makale) Diyanet İlmî Dergi, cilt: 35, sayı: 4, s. 59, 60, 72)

“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, cilt: 2, s. 381) buyuran Hz. Peygamber’in, gerçekten, güzel ahlâkla yoğrulmuş hayat tecrübesini araştırmaya, ondan yararlanmaya, her zaman olduğu gibi bugün de çok ihtiyacımız vardır. Sevgili Peygamberimiz’i, onun güzel ahlâkını, davranış ve uygulamalarını, gelişen dünya şartlarına yön verecek, insanlığın problemlerine çözüm getirecek Kur’an-ı Kerim’i zenginliği ile yeniden tanımalı ve tanıtmalıyız. Onun hayatı, muhabbet, şefkat, fazilet, ihlâs ve samimiyet dolu bir hayattır. O, insanlığa, Allah’ın en mükemmel ve son dini olan İslâmiyeti tebliğ etmiş, Yüce Allah, kullarına olan nimet ve ihsanını onunla tamamlamıştır. O, insanları bir tek Allah’a iman etrafında toplanmaya dâvet etmiş, muhabbet ve şefkatle birbirine bağlı, fazilet sahibi bir İslâm topluluğu meydana getirmiştir. Onun büyüklüğü ve başarısı; en güzel usullerle doğru yollardan insanlığı iyiliğe dâvet etmesindendir.

Bu geniş kapsamlı tanıma ve tanıtma, anlaşmazlıklar, siyâsî, felsefî ve ideolojik çalkantılar, ihtiraslar, savaş korkusu, maddî keşmekeşlik içinde çalkalanan ve bunalan insanlığa bir rahatlama ve huzur getirecektir. İnsanlık aradığı güven, huzur ve mutluluğu onda bulacaktır.

Muazzez Peygamberimizin doğumunu anarken, yalnız mevlid okumak, ilâhiler söylemek ve kandil simidi dağıtmak yeterli değildir. Onun doğumunu anmaktan asıl maksat, evrensel olan risâletini, yüksek ahlâkını, fazîletini, adâlet ve doğruluğunu hatırlamak ve bunları hayatımızda uygulama azmini tazelemektir. Yüce Allah’ın sevgisine, hoşnutluğuna ve bağışlamasına ermenin yeğane yolu, Hz. Peygamber’in yolundan gitmektir. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “(Ey Muhammed!) De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Âl-i İmrân, 31) Bu ayette de belirtildiği gibi, Allah’ı hoşnut etmek, O’nun Peygamberine uymak ve onu örnek almakla mümkündür.
Kaynak: Diyanet

Mübarek Üç Aylar - Recep, Şaban, Ramazan
Özlemle Beklenen Rahmet İklimi: Üç Aylar
Yıl içerisinde Müslümanların özlemle bekledikleri ve coşkuyla karşıladıkları zaman dilimleri vardır. Bu zaman dilimlerine mübarek üç aylar denilmektedir. Bu aylar, sırasıyla recep, şaban ve ramazan aylarıdır.

Dinimizde kutsal sayılan geceler, bu ayların içinde yer almaktadır. Sevgili Peygamberimiz ve onun güzide sahabesi bu aylara ve bu gecelere özel bir önem atfetmişlerdir. Zira Peygamber Efendimiz hadis-i şeriflerinde bu mübarek aylarda özellikle kandil gecelerinde yapılan ibadet ve hayırlara kat kat sevap verileceğine dair açıklamalarda bulunmuşlardır.

Bu kutsal kandil gecelerinde camiler dolmakta, Kur’an’lar, mevlitler okunmakta, salâvat-ı şerifeler getirilmekte, dualar edilerek yüce Allah’tan tüm insanlara af ve mağfiret istenmektedir. Bu kutsal kandiller vesilesiyle inançlarımız kuvvetlenmekte ve gönüllerimiz günah kirlerinden arınmaktadır. İnananlar kardeş olma şuuruna ererek birbirlerine karşı sevgi, saygı ve hoşgörü duygularıyla yardımlaşma ve dayanışmaya yönelmektedirler. Böylece bu kutsal kandiller, fert ve toplum hayatında hayırlara vesile olmaktadır.

Hz. Peygamber (s.a.s.) üç aylar hakkında şöyle buyurmuştur: “Recep Allah’ın ayı, şaban benim ayım, ramazan da ümmetimin ayıdır.” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, I, 423, Hadis No: 1358)

Mübarek üç ayların ilki Recep ayıdır

Bu ayın ilk Cuma gecesi Regaib Kandilidir. Regaib kelimesi; “çok değerli hediye, bağış, içten gelerek ve yoğun bir şekilde arzu edilen şey” anlamlarına gelmektedir. İhsanı bol olan Rabbimizden günahlarımızın mağfiretini, ömrümüzün bereketini isteyerek gündüzünü oruç, gecesini namazla geçirmemiz tavsiye edilen bir gecedir. Ayrıca bu gece, bundan sonra gelecek olan kutsal gecelerin ve Ramazan ayının ilk habercisidir. Nitekim Recep ayının başlangıcında Peygamberimizin şöyle dua ettiği rivayetler arasında yer almaktadır:

“Ey Allah’ım, recep ve şabanı bize mübarek kıl, bizi ramazana kavuştur.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 259)

Recep ayı, gerek İslam’dan önce gerekse İslam’dan sonra mukaddes bilinen bir aydır. İslam dini gelmeden önce, bu ay girer girmez, Arap kabileleri arasında harp etmek, baskın ve çapulculuk yapmak yasaklanır, herkes kendisini bu ayda güven içinde hissederdi. İslam geldikten sonra da, bu aya olan hürmet devam ettirildi. Bu ay, Regaip ve Miraç gibi mübarek geceler ve ilahî tecellilerle şereflendirildi. Recep ayının ilk cuma gecesi, Regaip Gecesi, yirmi yedinci gecesi, Miraç Gecesidir.

Miraç Gecesi; Allah’ın, sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’i Mekke’deki Mescid-i Haram’dan, Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya götürdüğü (Bkz. İsrâ, 1) ve oradan da göklere yükselttiği gecedir. Miraç Gecesi, Cenab-ı Hakk’ın Hz. Peygamber’e büyük hakikatlerin ilahî sırlarını gösterdiği, vasıtaları kaldırarak ilahî vahye muhatap kıldığı, kendi ayetlerini ve kâinatın sırlarını seyrettirdiği, müminlere namazın farz kılındığı ilahî lütuflarla dolu olan bir gecedir.

Üç ayların ikincisi ise Şaban ayıdır

Bu ay da Hz. Peygamber'in değer verdiği, bol bol ibadet ettiği ve oruç tuttuğu bir aydır. Nitekim bu ayın on beşinci gecesi Berat gecesi olarak kutlanmaktadır.

Hz. Peygamber'den gelen bazı rivayetlerde, sevgili Peygamberimizin şaban ayına ve özellikle bu ayın on beşinci gecesine ayrı bir önem vererek onu ihya ettiği belirtilmektedir. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Şabanın 15. gecesini ibadetle, gündüzünü de oruçla geçirin! O gece Allah Teâlâ buyurur ki: 'Af isteyen yok mu, affedeyim. Rızık isteyen yok mu, rızık vereyim. Dertli yok mu, sıhhat, afiyet vereyim. Ne isteyen varsa, istesin vereyim.' Bu hâl, sabaha kadar devam eder." (İbn Mâce, İkâme, 191) İşte bundan dolayı, bu geceyi ibadetle geçirmek, büyük bir sevaba vesile olmaktadır. Ayrıca bir kısım bilginlerin, kıblenin Kudüs’teki Mescid’i Aksa’dan, Mekke’deki Kâbe istikametine çevrilmesinin (Bkz., Bakara, 185); Hicretin ikinci yılında Berat Gecesinde vuku bulduğunu kabul etmeleri de geceye ayrı bir önem kazandırmıştır. (Geniş bilgi için bkz., DİA, V, 475-476)

Üç ayların üçüncüsü ise mübarek Ramazan ayıdır

Yüce Allah, mübarek ramazan ayını diğer aylarda bulunmayan hayır ve bereketli birçok özellikle süslemiştir. Bu ay, müminler için rahmet ve mağfiret ayıdır. Ramazan; evveli rahmet, ortası mağfiret sonu da cehennem azabından azat olma ayıdır. Bu ay, şifa ayıdır, hayır ayıdır. Bu ay, orucu, sahuru, iftarı, teravihi, dolan camileri, dinlenen vaaz ve mukabeleleri ile bereket ayıdır, şefaat ayıdır. Bu ay, öz ifadeyle Kur’an ve oruç ayıdır. Nitekim Ebu Hureyre’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Kim, inanarak ve mükâfatını Allah’tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları affedilir.” (Buhârî, İman, 28; Savm, 6; Müslim, Sıyam, 203; Tirmizî, Savm, 1)

Bu ayın Allah katında büyük bir değeri olduğundan; insanları doğru yola ileten, insana insanca yaşamayı, çalışmayı, ilerlemeyi öğreten, insanı ahlaklı, faziletli dürüst bir hayata sevk eden Kur’an-ı Kerim bu ayda indirilmiştir. Bu hususta yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ramazan ayı öyle bir aydır ki, Kur’an-ı Kerim onda indirilmiştir. (O Kur’an ki) insanlara hidayettir. Onda doğru yolun, hak ile batılı ayırt eden hükümlerin nice açık delilleri vardır. O hâlde içinizden kim o aya erişirse oruç tutsun. Kim hasta olur yahut seferde bulunursa, o zaman tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutsun. Allah size kolaylık diler, size güçlük istemez.” (Bakara, 185)

Kur’an-ı Kerim’de ifade edildiği gibi bu ay içerisinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi bulunmaktadır. Dolayısıyla Kadir Gecesinin dinî hayatımızda ayrı bir yeri ve önemi vardır. Yüce Allah, bu gecenin öneminin nereden kaynaklandığını bizlere Kadir suresinde şöyle açıklamaktadır: “Kadir Gecesi'nin ne olduğunu sen nereden bileceksin?” Yüce Allah, bu soruyla bu gecenin önemini vurguluyor. Sonra Kadir Gecesinin faziletini üç madde ile şöyle açıklıyor:

Birincisi, Kur’an-ı Kerim bu gece inmeye başlamıştır.

İkincisi; “Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır.” Bin ay, yaklaşık olarak 84 yıl eder. İşte bu gece yapılan ibadet, âdeta içinde Kadir Gecesi olmayan seksen dört yıl ibadet etmek kadar sevaptır.

Üçüncüsü; “Melekler ve Ruh, o gece Rablerinin izniyle her iş için iner de iner.” Bu ayette meleklerin ve Ruh’un Rablerinin izniyle yeryüzüne inecekleri belirtilmektedir. Ayetteki Ruh’tan kasıt, Cebrâil’dir. “Tan yeri ağarıncaya kadar o gece selamettir.” Yani o gece melekler müminlere selam verirler. Çünkü melekler, gecenin başından itibaren ta tan yeri ağarıncaya dek grup grup inerler.

Mübarek gün ve gecelerin fert ve topluma kazandırdıkları

Dinimizde kutsal sayılan gün ve geceler, fert ve toplum hayatında birçok hayıra vesile olmaktadır. Bunlardan bazılarını şu şekilde zikredebiliriz:

Yapılan dua ve niyazların dalga dalga Allah’a ulaşmasına, dökülen pişmanlık gözyaşlarının günahları silip yok etmesine vesile olur.

Yıl boyunca bilerek veya bilmeyerek işlenen günahlardan kurtulma ve arınmaya vesile olur.

Yapılan ibadetler, okunan Kur’an'lar ve getirilen salâvat-ı şerifelerle sevaplarla bezenmeye vesile olur.

Geçmişin muhasebesini yaparak, geleceğe azim ve enerji dolu bir şevkle atılmak için iyi bir imkândır.

İnsanlar arasında İslam kardeşliğinin yaşanmasına vesile olur.

Barış, hoşgörü, kardeşlik ortamının doğmasına, birlik ve beraberliğimizin güçlenmesine, insani ve ahlakî erdemlerin yeniden yeşermesine vesile olur.

Zenginlerin fakirleri hatırlamasına, onlara yardım ellerini uzatmalarına, böylece insanlar arasında yardımlaşma ve dayanışmanın artmasına vesile olur.

İnsan hayatında otokontrol sisteminin kurulmasına vesile olur.

Dünyevi meşguliyetlerden sıyrılıp yaratılış gayesini düşünmemiz, gerek yaratanla gerekse yaratılanlarla olan münasebetlerimizi değerlendirmemiz için son derece kıymetli fırsatlardır.

Hayat su gibi akıp gitmektedir. Dün, hatası ve sevabı ile geçmiştir. Geçen günleri geri getirmek mümkün değildir. Gelecek günleri yaşayacağımıza dair bir garantimiz de yoktur. Bugünün değerlendirilmesi ise bizim elimizdedir. Mübarek gün ve gecelerin manevi ikliminden yararlanarak içinde bulunduğumuz zamanın kıymetini bilip üzerimize düşen kulluk görevlerini hakkıyla yerine getirmeye çalışmalıyız.

Bu mübarek gün ve geceler, kendimizi toparlamak, sorgulamak, davranışlarımıza çeki düzen vermek için bulunmaz fırsatlar sunmaktadır.

Bir kere daha, bu mübarek gün ve gecelerde geçmişimizin muhasebesini yapıp geleceğe hazırlıklı olmanın tedbirlerini almalıyız.

Bütün okuyucularımızın üç aylarını ve Regaip Kandilini kutluyor, hayırlara vesile olmasını yüce Mevla’dan niyaz ediyorum.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Avrupa Dergi Haziran 2010 sayısında yayınlanmıştır.
Kaynak: www.diyanet.gov.tr

Bağlantılar








BELNET